Programatik Açıklama

(Tartışmaya sunulmuştur)

Sevgili yoldaşlar ve okurlar,

2025 yılının başında yayımladığımız Trotz Alledem! dergisinin bu özel sayısında, Almanya’daki Bolşevik Komünistlerin “Programatik Açıklaması”nı yayımlıyoruz.

Programatik temel tezleri tartışmaya açıyoruz:

  • dünyadaki ve Almanya’daki durum üzerine
  • sosyalist bir toplum yaratmaya yönelik bugüne kadarki girişimler üzerine
  • emperyalizm çağında Almanya’nın tarihi üzerine
  • Almanya Federal Cumhuriyeti’ndeki güncel sınıf yapısı üzerine
  • sosyalist devrimin gerekliliği üzerine
  • sosyalizme ve komünizme giden yol üzerine

Temel sonuç şudur: Kapitalizm/emperyalizm, yıkıcı güçleriyle birlikte, proletaryanın önderliğinde devrimlerle bu gidişata dur denmezse dünyayı doğrudan barbarlık içinde yok oluşa sürükleyecektir.

Sosyalizm ya da barbarlık içinde yok oluş!

Çalışan insanlığın önünde duran alternatif budur. Barbarlığa son vermek, emekçilerin ve onların komünist artilerinin elindedir.

İki emperyalist bloğun dünyayı yeniden paylaşma mücadelesinde birbirini nükleer savaşla tehdit ettiği bir zamanda;

dünyanın her yanında savaşlarda yüz binlerce insanın katledildiği, milyonların malını mülkünü kaybettiği, kaçmak zorunda kaldığı ve bugün Filistin’de herkesin gözleri önünde bir soykırımın gerçekleştiği bir zamanda;

kapitalizmin yeryüzündeki tüm yaşamın temellerini yok etmekte olduğu bir zamanda;
ırkçılığın, faşizmin ve erkek egemenliğinin yüzünü giderek daha saldırgan ve açık biçimde gösterdiği bir zamanda;

bu belge, bu sefaletten çıkış yolunu çizmektedir.

Almanya’daki Bolşevik Komünistler bunu, yıllara yayılan teorik ve pratik komünist çalışmanın ve kolektif tartışmaların ürünü olarak hazırlamıştır.

Bu, tüm devrimci ve komünist güçler için bir tartışma çağrısıdır. Okuyun, inceleyin, tartışın ve bu belgeyi eleştirin.

Komünist bir program, umarız canlı yürütülecek tartışmaların hedefidir!

Bu anlamda… Bizimle birlikte mücadele edin!

Ocak 2025

I. Nasıl bir dünyada yaşıyoruz?

Kapitalizmin en yüksek, son aşamasının egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu, birkaç finans kapitalistin, çoklu milyarderlerin, insanlığın dörtte birinden fazlasının sahip olduğundan daha fazlasına sahip olduğu bir dünyadır. İki milyardan fazla insan yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Bu, “en zengin YÜZDE BİR”in dünya üzerindeki toplam servetin yüzde 43’ünden fazlasına sahip olduğu bir dünyadır. Rakamlar konjonktüre göre küçük değişiklikler gösterse de, korkunç servet eşitsizliği varlığını sürdürmektedir.
Dünyada hiçbir zaman bu kadar inanılmaz ölçüde ürün, mal, finansal araç, para ve her türlü servet birikimi olmamıştır. Ama aynı zamanda dünyada hiçbir zaman bu kadar çok yoksulluk ve sefalet de olmamıştır.
İnsanlığın çalışan çoğunluğunun acımasız yoksulluğu, çalışan insanlar tarafından yaratılmış ölçüsüz bir zenginliğe sahip küçük bir azınlığın karşısında durmaktadır.
Tüm yeryüzünün, farklı emperyalist tekellerin ve onların devletlerinin etki alanlarına bölündüğü bir dünyada yaşıyoruz. Sermayenin boyunduruğu altında olmayan tek bir toprak parçası bile yoktur. Bu, kapitalizmin sınırsız bir şekilde egemen olduğu bir dünyadır.
Kapitalizm: Emekçi insanlığın ve doğanın düşmanı
Kapitalist üretim ve yaşam tarzı, emperyalizm aşamasında dünyayı coğrafyanın en ücra köşelerine ve toplumların en derin damarlarına kadar nüfuz etmiştir. Bu sistem, insan emeğinin ve doğal kaynakların azami ölçüde sömürülmesine dayanır. Emekçi insanlar için bu durum, kapitalistler için azami kârlar yaratılırken göreli ve çoğu zaman da mutlak bir yoksullaşma anlamına gelir. Feodal ilişkilerden kurtulmuş işçiler için kapitalizm, ücret köleliğidir.
Doğal kaynaklar açısından kapitalizm, onların giderek artan ve telafisi mümkün olmayan bir biçimde yok edilmesi demektir. Kapitalist üretim tarzı aynı zamanda, tek ilkesi “hep daha fazlası” olan kapitalist yaşam tarzını da yaratır.
Ortaya çıkan paradoksal sonuç şudur: Giderek daha fazla “zenginlik”, giderek daha fazla “yoksulluk” yaratmaktadır. Tek tek emperyalist devletlerin, tekellerin ve dünya çapındaki büyük sermaye gruplarının artan güç iddiaları; giderek daha fazla adaletsiz, emperyalist ve gerici savaşa yol açmaktadır. Daha fazla savaş, daha fazla ölüm, daha fazla yaralanmış emekçi, milyonlarca insanın yaşam temellerinin yok edilmesi ve kaçmak zorunda bırakılan insanların sayısında sürekli bir artış anlamına gelir. Günümüzde 120 milyon insan göç hâlindedir!
Doğanın giderek daha açgözlü ve yıkıcı biçimde sömürülmesi, doğanın dengesini bozmakta; örneğin iklim değişikliğine ve onunla birlikte görülen tüm korkunç “doğal felaketlere” yol açmaktadır.
Sonuç olarak bugün, kelimenin tam anlamıyla, uçurumun eşiğindeki bir dünyada yaşıyoruz. Kapitalizm, bu gidişatına son verilmezse, dünyayı doğrudan barbarlık içinde bir yıkıma sürüklemektedir.
Kapitalizmin egemenliği, aynı zamanda üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin başlangıcından beri hüküm süren ataerkil ilişkilerin –kısmen değiştirilmiş, “modern” biçimler altında– sürdürülmesi anlamına gelir. Bu egemenlik, kadınlar için ev içi köleliğin devamı demektir.
Burjuva demokrasisi ve faşizm: Burjuvazinin diktatörlüğünün iki biçimi
Siyasal olarak kapitalizmin egemenliği, burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçi insanlar üzerindeki diktatörlüğüdür. Burjuvazi kendi sınıf diktatörlüğünü bize demokrasi olarak pazarlamakta; diktatörlük ile demokrasiyi karşıt kavramlar gibi sunmaktadır. Oysa sınıflı toplumda her siyasal egemenlik, bir ya da birden fazla sınıfın diğer sınıflar üzerindeki diktatörlüğüdür. Egemen sınıf(lar) için demokrasi olan şey, egemenlik altındaki sınıf(lar) için diktatörlüktür.
Burjuvazinin diktatörlüğü esas olarak iki biçimde ortaya çıkar: Emperyalizm aşamasında baştan sona gerici hâle gelmiş burjuva demokrasisi biçiminde ve faşist diktatörlük biçiminde.
Burjuva demokrasisinden faşist egemenlik biçimlerine geçişler süreklidir, keskin sınırlarla ayrılmış değildir. Burjuva demokrasisi, devrimci hareketlere karşı –kimi zaman ise ana akımın dayatmalarına karşı ifade özgürlüğü haklarını savunan burjuva muhalif güçlere karşı bile– faşist önlemler olmaksızın varlığını sürdüremez. Her zaman mevcut egemenlerin görüşü olan egemen ana akım düşünce, “ifade özgürlüğü” için kırmızı çizgiyi oluşturur. Diğer sözde “dokunulmaz” hak ve özgürlüklerle de benzer biçimde davranılır. Bunlar yalnızca egemenler, kapitalistler ve kapitalist sistemi savunanlar için dokunulmazdır.
Egemenlik altındakiler, yani toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçiler ve emekçi insanlar için ise bu haklar son derece sınırlıdır. Burjuva demokrasisi ile faşizm arasındaki fark, faşizmde terörün egemenlerin iktidarını sürdürmesinde başlıca yöntem olmasıdır. Terörün tüm muhalif güçlere karşı uygulanması bir istisna değil, kuraldır.
Burjuva-emperyalist ve her zaman aynı zamanda ataerkil olan egemenliğin tüm biçimleri, aynı sınıfın –burjuvazinin– işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki diktatörlüğüdür.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra siyasal mimarideki değişimler
İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan 1950’lerin ortalarına kadar: İki dünya
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan dünya siyasal mimarisi, birbirine karşıt iki sistemi, iki dünyayı kapsıyordu: kapitalist dünya ile sosyalist/halk demokrasisi dünyası.
Küresel “pazar” ikiye bölünmüştü. 1917 Ekim Devrimi ile emperyalist dünyadan ayrılan sosyalist Sovyetler Birliği’ne, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu Avrupa’daki halk demokrasisi ülkeleri ve Çin Halk Cumhuriyeti eklendi. Hindistan gibi bazı ülkeler ise sömürge boyunduruğundan kurtulmuş ve sosyalist–halk demokrasisi dünyasıyla da iyi ilişkiler kurmuşlardı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya nüfusunun yarısından fazlası, emperyalist Batı’nın sınırsız egemenliği ve sömürüsünün dışına çıkmıştı.
Bu gelişmeler karşısında, ABD önderliğindeki Batılı emperyalist güçler, İkinci Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra, o dönemde Batı emperyalist dünyasındaki işçiler ve emekçiler arasında da büyük bir çekim gücüne sahip olan sosyalist–halk demokrasisi dünyasının genişlemesini her türlü yolla engellemeyi hedef olarak belirlediler. Eksik kalan tek araç, Sovyetler Birliği’ne yönelik doğrudan askerî saldırıydı. Peki neden? Çünkü Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra kendi atom bombasını geliştirmiş ve dünyanın ikinci en güçlü nükleer gücü hâline gelmişti. Böylece “Soğuk Savaş” dönemi başladı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalist dünya ile sosyalist–halk demokrasisi dünyasının karşı karşıya geldiği bu dünya siyasal mimarisi, 1950’lerin ortalarından itibaren köklü bir değişime uğradı.

20 yüzyılın 1950’lerin ortalarından 1990’ların başına kadar: Soğuk Savaş

Soğuk Savaş” devam etti. Yine iki dünya karşı karşıya duruyordu; ancak bu kez, özellikle bu ülkelerdeki siyasal iktidarın revizyonist yozlaşması nedeniyle, sosyalist–halk demokrasisi ülkelerinin karakteri köklü biçimde değişmişti.

Eskiden sosyalist olan Sovyetler Birliği, zamanla sosyal-emperyalist bir büyük güce dönüştü. Eskiden halk demokrasisi olan ülkeler ise, çoğunluğu sosyal-emperyalist Sovyetler Birliği etrafında uydu devletler olarak kümelenen devlet kapitalisti güçlere dönüştüler.

1950’lerin ortalarından 20. yüzyılın 1990’ların başına kadar egemen olan bu siyasal mimari, ABD emperyalizminin tartışmasız önderliğindeki Batılı emperyalist güçler bloğu ile Sovyetler Birliği önderliğindeki sosyal emperyalist blok arasındaki, dünya egemenliği mücadelesiyle belirlenmişti.

Çin ve Arnavutluk gibi halk demokrasisi ülkeleri, 20. yüzyılın 1960’lı yıllarının ilk yarısında, SBKP’nin açıkça revizyonist-reformist çizgisinden ve onun sosyal-emperyalist politikasından uzaklaştılar. Kendi “sosyalizme giden yollarını” izlediler. Çin’de 1966-1976 yılları arasında gerçekleşen Büyük Proleter Kültür Devrimi bu bağlamda özel bir öneme sahiptir.

Bu iki karşıt emperyalist kamp arasındaki mücadelede, özellikle Afrika’da, Batılı sömürgeci güçlere karşı verilen kurtuluş mücadeleleri sonucunda yeni ortaya çıkan birçok devlet, Sovyetler Birliği etrafındaki blok tarafından desteklendi. Aynı şekilde Asya ve Latin Amerika’da ABD emperyalizmine karşı verilen halk mücadeleleri –örneğin Vietnam, Laos ve Kamboçya’da; Küba’da; Şili, Panama, Bolivya ve Arjantin’de– de bu blok tarafından desteklendi. Bu desteğin amacı, bu kıtalarda Batı’nın egemenliğini kırmak ve onun yerine kendi egemenliğini kurmaktı. Üstelik bu, “uluslararası dayanışma”nın sahte bayrağı altında yapılıyordu.

Dünya egemenliği için yürütülen bu mücadele, hem Batılı emperyalistler hem de kendilerini “gerçek sosyalist” olarak adlandıran “Doğulu” emperyalistler tarafından, bir “sistemler mücadelesi” olarak sunulmaya devam etti. Yani sözde kapitalist sistem ile sosyalist sistem arasındaki bir mücadele olarak.

Bu, proletaryanın ve tüm emekçi insanların gözünde sosyalizmi ve komünizmi itibarsızlaştırmaya hizmet eden büyük bir yalandı. Çünkü kendisini sosyalist olarak adlandıran Sovyetler Birliği’nin politikası, pratikte dışarıda sosyal-emperyalist, içeride ise sosyal-faşist bir nitelik taşıyordu.

20 yüzyılın 1990’ların başından 21. yüzyılın başına kadar: ABD önderliğinde Batı emperyalizminin tek kutuplu dünyası

20 yüzyılın 1990’ların başına kadar varlığını sürdüren Soğuk Savaş dönemi siyasal mimarisi, Sovyetler Birliği’nin içten içe çökerek dağılması ve buna bağlı olarak tüm sosyal-emperyalist blokun çöküşüyle birlikte bir kez daha köklü biçimde değişti. Sovyetler Birliği’nden uzaklaşmış olan Çin ve Arnavutluk Halk Cumhuriyetleri’nde de revizyonistler, halk demokrasisi iktidarını içten içe çürütmüşlerdi.

Çin ve Arnavutluk’ta da siyasal iktidarın yozlaşmasıyla birlikte, dünya yeniden bir bütün olarak emperyalizmin egemen olduğu bir dünya hâline geldi. Küba, Kuzey Kore, Vietnam ve Kamboçya gibi ülkeler ise daha çok sol-milliyetçi, ABD karşıtı emperyalist devletlerdi; kendilerini sosyalist olarak adlandırmalarına rağmen hiçbir zaman gerçekten sosyalist olmadılar. Ancak emperyalist Batı’dan devletsel bağımsızlıklarını korumak istedikleri için ekonomik olarak tecrit edildiler.

1990’ların başında, eskiden sosyalist olan Sovyetler Birliği’nde, Doğu’daki halk demokrasisi ülkelerinde, ayrıca Arnavutluk ve Çin’de, yeni ortaya çıkmış bir burjuvazi devlet iktidarındaydı.

Bu yeni burjuvazi; parti ve devlet aygıtının bürokratları ve teknokratları ile devlet ekonomisinin yöneticilerinden oluşuyordu. Bunlar, üretim araçları üzerinde doğrudan kişisel mülkiyete sahip olmalarıyla değil, devlete ya da kolektiflere ait olan üretim araçları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olmalarıyla tanımlanıyorlardı. İzleyen on yıllar içinde bunların birçoğu, üretim araçlarının doğrudan sahipleri hâline de geldiler: oligarklar.

Sosyal-emperyalist bloğun çöküşü ve Çin ile Arnavutluk’un açık kapitalizme geçişiyle birlikte, Batı kapitalizmi doğulu rakiplerine karşı bir zafer kazandı. Böylece “dünya pazarı”, Batılı emperyalistler için geçici olarak yeniden sınırsız biçimde erişilebilir hâle geldi.

Batı emperyalizminin propagandacıları, sosyal-emperyalist bloğun çöküşünü kapitalizmin komünizm üzerindeki nihai zaferi olarak yücelttiler. Sistemler arasındaki rekabetin, liberal kapitalizmin alternatifsiz olduğunu kanıtladığını iddia ettiler. Komünizmin sahneden çekilmesiyle birlikte, artık kalıcı bir barış döneminin başlayacağı ileri sürüldü.

Eşi benzeri görülmemiş bir propaganda kampanyasıyla bu yalanlar emekçi insanların zihinlerine âdeta çakıldı. Oysa çöken şey komünizm değil; eskiden sosyalist olan Sovyetler Birliği’nde ve onun uydu devletlerinde, yeni burjuvazinin elinde çürümüş devlet kapitalist bir sistemdi. Bu gerçek, burjuva propagandasının yoğun sis perdesi içinde görünmez kılındı.

1990-2000 on yılı boyunca dünya siyasal mimarisi, ABD önderliğindeki Batı emperyalizminin tek kutuplu dünya egemenliği tarafından belirlendi.

Titel der Trotz Alledem! Ausgabe Nummer 94

21 yüzyıl: Köklü biçimde değişen güç dengeleri, emperyalist yeniden paylaşımı dayatıyor

Batı emperyalizminin dünyadaki bu mutlak egemenliği ve Batılı emperyalistler içindeki ABD emperyalizminin hâkimiyeti, kapitalizmin ülkeler arasındaki eşitsiz ve sıçramalı gelişimi karşısında kalıcı olamazdı. Batı Alman emperyalistleri, sosyal-emperyalist bloğun çöküşünü tarihsel bir fırsat olarak kavradılar ve içten içe çöken Sovyetler Birliği tarafından yalnız bırakılan DDR’yi (Doğu Almanya’yı) “barışçıl” bir biçimde devralmak için bunu kullandılar. Bu, 3 Ekim 1990’da yeniden birleşen Alman emperyalizminin büyük ölçüde güçlenmesi anlamına geliyordu.

Sürecin ilerleyen aşamalarında Almanya ve Fransa, AB projesini birlikte ileri taşıyarak ABD emperyalizmine olan tam bağımlılıktan kurtulmaya çalıştılar. Böylece Avrupa’da, giderek güçlenen ve ABD’nin karşısına çıkan önemli bir rakip ortaya çıktı. Ayrıca, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya gibi yenilmiş bir emperyalist büyük güç olarak ABD emperyalizminin bir uzantısı hâline getirilen Japonya da zamanla güçlü bir rakip konumuna yükseldi.

Özellikle yeni teknolojilerin ve üretim yöntemlerinin kullanımı sayesinde Japonya, ABD’den ve diğer Batılı “müttefik” emperyalist güçlerden daha hızlı bir gelişme gösterdi. Pasifik bölgesinde Japonya, ABD’ye karşı da ciddiye alınması gereken bir rakip hâline geldi.

Ancak bu süreçte çok daha önemli olan, 21. yüzyılda Rusya ve Çin’in gelişimidir. Bir zamanlar, Kültür Devrimi dönemindeki Çin; eskiden sosyalist olan Sovyetler Birliği’nin açık revizyonist yozlaşmasının ardından, devrimci ve komünist solun büyük bir bölümü tarafından devrimci alternatif, dünya devriminin merkezi olarak görülmüştü. Ne var ki Çin, 1970’lerin ikinci yarısında “rengini değiştirdi.”

Büyük Proleter Kültür Devrimi sırasında iktidardan uzaklaştırılan revizyonist kadrolar, 1970’li yılların başlarından itibaren adım adım yeniden yönetici konumlara geri döndüler. Kültür Devrimi sırasında önderlik konumunda olan kadrolar ise Mao Zedong’un ölümünün hemen ardından tamamen tasfiye edildiler ve yaşamlarının sonuna kadar hapse atıldılar.

1978’den itibaren Çin, revizyonist bir önderlik altında, merkezi olarak yönlendirilen, devlet kapitalizminin egemen olduğu karma bir kapitalist ekonomiyle dünya çapında önde gelen bir büyük güç olma yolunu açıkça benimsedi.

Daha o dönemde, Çin’in dünyada kendisine “düşen yeri” alacağı hedef tarih olarak 2050 belirlenmişti: dünyanın merkezi olmak.

“Ekonomik reformlar” ile yabancı emperyalist sermayeye kapılar ardına kadar açıldı. Neredeyse tüm Çin Pasifik kıyısı “özel ekonomik bölge” ilan edildi. Bu bölgelerde yabancı sermaye, ortak girişim (joint venture) şirketleri aracılığıyla faaliyet gösterebildi; bu şirketlerde Çin devleti her zaman yüzde 51 hisseye sahipti. Böylece yabancı sermaye, Çin’in hammaddelerine kolay ve ucuz biçimde erişme, neredeyse hiç vergi ödememe ve ucuz Çinli işgücünü sınırsızca sömürme olanağı elde etti.

Ayrıca yabancı tekeller için, bir milyardan fazla insanıyla dünyanın en büyük tüketici pazarı da açılmış oldu. Bu şekilde Çin, yabancı sermaye açısından en cazip doğrudan yatırım ülkesi hâline geldi.

Çin ekonomisi büyük bir patlama yaşadı; özellikle 2000’li yılların başından itibaren yıllık ortalama yüzde 10’un üzerinde bir ekonomik büyüme kaydetti. Eskiden halk demokrasisi olan Çin, böylece “dünyanın atölyesi / dünyanın fabrikası” aşamalarından geçerek adım adım ekonomik bir büyük güce dönüştü. Gelişmiş yüksek teknoloji alanlarında da Çin, ABD emperyalizminin en büyük rakibi hâline geldi. Çin, satın alma gücü paritesine göre ölçüldüğünde, 2022 yılında ABD’yi dünyanın en güçlü ekonomik gücü olarak geride bıraktı.

Çin ayrıca, “kazan-kazan stratejisi” olarak sunulan ekonomik nüfuz yoluyla, dünya genelinde birçok ülkede Batılı emperyalist güçleri geri püskürttü. Çin bugün Afrika, Latin Amerika ve Asya’daki birçok bağımlı, yarı-sömürge ülkede en büyük ticaret ortağı ve en büyük yatırımcı konumundadır.

Çin devleti bu süreçte kendisini hâlâ, yoksul ve yeterince gelişmemiş ülkelere “yardım eden” bir “sosyalist ülke” olarak pazarlamaktadır; oysa gerçekte bağımlılık yaratan ilişkiler kuran işlerini yürütmektedir. Aynı zamanda, sayısal olarak dünyanın en büyük ordusuna sahip olan Çin, silahlanmasını büyük ölçüde artırmaktadır. Askerî açıdan, dünyanın en büyük askerî gücü olan ABD ile arasındaki fark hâlâ büyüktür; ancak bu fark her geçen yıl giderek azalmaktadır.

Rusya’da egemen olanlar –tamamı devlet ve ekonomi alanında SBKP’nin eski orta, kısmen de üst düzey kadroları– Çin’den farklı olarak, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün hemen ardından sosyalist iddiayı tamamen terk ettiler. Bunların bir bölümü, “kaotik” 1990’lı yıllarda, devlet ve kolektif (grup) mülkiyetini özel mülkiyetlerine dönüştüren, “gerçek, tam anlamıyla” özel kapitalistler hâline geldi. Bunlara oligarklar denildi.

Bir diğer kesim ise, bürokratik burjuvazi olarak, devlet kurumlarındaki ve siyasal iktidarın kilit noktalarındaki en önemli yönetici pozisyonları tercih etti.

20 yüzyılın 1990’lı yıllarında, çöküşe kadar dünyanın ikinci büyük gücü olan Rusya, kaosa sürüklenme tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir ülkeydi. Ekonomi çöktü. Sovyetler Birliği’nin uydu devletleri olan tüm Doğu Avrupalı “kardeş ülkeler”, sosyal-emperyalist Sovyet imparatorluğundan koptu ve “Batı”nın bir parçası hâline geldi. Eski büyüklükten geriye kalan tek şey, Rusya’nın dünya çapında ikinci büyük nükleer güç olmasıydı.

Rusya siyasetinin, “Batı” ile –özellikle de Avrupa ile birlikte– yeni bir “Avrupa güvenlik mimarisi” üzerinde çalışma yönündeki önerileri, ABD’nin Avrupalı ortaklar üzerindeki baskısı nedeniyle reddedildi. “Batı”, NATO’yu sistematik biçimde doğuya doğru genişletmeye başladı.

Rusya ise 1990’lı yıllarda, Rusya Federasyonu’nu istikrara kavuşturmaya ve ekonomiyi yeniden ayağa kaldırmaya odaklandı. Dış politikada ise, çöküşün ardından Rus devleti 1990’lar boyunca artık bir güç faktörü olmaktan çıkmıştı.

21 yüzyılın 2000’li yıllarının başından itibaren, Rusya Federasyonu’nun istikrara kavuşmasıyla birlikte Rusya dünya politikasına yeniden geri döndü. Doğalgaz ve petrolün yoğun biçimde çıkarılması sayesinde, Avrupa’nın enerji sektöründe önemli bir güç faktörü hâline geldi. Bu durum, elbette ABD’yi ciddi biçimde rahatsız etti. Dış politikada ise Rusya, Batı ile iş birliği yönündeki önerilerinin kaba bir şekilde reddedilmesi üzerine Çin’e yakınlaştı.

21 yüzyılın ilk iki on yılında yaşanan bir diğer önemli gelişme de, emperyalizme bağımlı kapitalist ülkelerde kapitalizmin gelişiminin –birikmiş ve aşırılaşmış emperyalist finans kapitalinin bu ülkelere yaptığı büyük yatırımlar sayesinde– hızla artmasıdır. Bu ülkelerin ekonomileri güçlendi. Brezilya, Hindistan, Güney Afrika, Türkiye ve İran gibi, büyük insan gücü ve kaynak potansiyeline sahip birçok önemli ülke, giderek daha bağımsız hareket eden bölgesel güçler olarak ortaya çıktı. Bu ülkeler, siyasal alanda çoğu zaman emperyalist büyük güçler arasındaki çelişkileri kendi çıkarları doğrultusunda kullanabildiler. Tüm bu gelişmeler, geçen yüzyılın 1990-2000 on yılının siyasal mimarisini köklü biçimde değiştirdi.

21 yüzyılın siyasal mimarisi artık, ABD emperyalizminin önderliğindeki Batı’nın tüm dünyaya tek başına egemen olduğu tek kutuplu bir yapı değildir. Bu mimari, giderek iki kutbun belirginleştiği çok kutuplu bir siyasal yapıdır. Bir yanda ABD önderliğindeki Batı, diğer yanda Çin önderliğindeki Doğu yer almaktadır. Günümüzde her ne kadar Rusya, “Batı” ile askerî çatışmada en ön safta yer alıyor olsa da, küresel Doğu’nun asıl belirleyici gücü Çin’dir.

Bağımlı kapitalist ülkelerin de yer aldığı ve güçleri ile bağımlılık ilişkileri büyük farklılıklar gösteren “Küresel Güney”, bu iki kutup arasında üçüncü bir güç olarak konumlanmaya çalışmaktadır. BRICS Plus [1] gibi birlikler, bu ülkelerin “Batı”dan ziyade “Doğu”ya daha yakın durduğunu göstermektedir. Bu süreçte, Batı’nın bu ülkelerin birçoğunda eski sömürgeci güç olması belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu ülkelerdeki antikoloniyal savaşlar, ayaklanmalar ve isyanlar, Batı’ya karşı yürütülmüştür.

Emperyalistler arasında dünyanın yeniden paylaşımı ancak savaşla mümkündür!

Emperyalist dünyadaki güç dengeleri esaslı biçimde değiştiğinde, emperyalist büyük güçler ve onların müttefikleri arasında dünyanın yeniden paylaşımı kaçınılmaz hâle gelir. Ve bu süreç barışçılbiçimde gerçekleşmez. Hiçbir emperyalist güç, sahip olduğu konumlardan barış içinde vazgeçmez. Yeniden paylaşım savaşı dayatır. Bugün dünyanın onlarca ülkesinde süren vekâlet savaşlarında ve Rusya’nın büyük bir güç olarak doğrudan savaş tarafı olduğu Ukrayna Savaşı’nda yaşadıklarımız, yeni bir dünya savaşının habercileri ve hazırlık çatışmalarıdır.

Bu üçüncü dünya savaşı –başlıca tarafları Çin ve ABD olacak şekilde– kaçınılmazdır. Ancak dünya proletaryası ve ezilen halklar, proletaryanın önderliğinde devrimlerlebu savaşı engellerse; ya da savaş, dünya çapında çok güçlü bir barış hareketiyle ertelenirse, bu kader değiştirilebilir.

Kapitalist sistemin tüm insanlığı üçüncü bir dünya savaşına sürüklediği bir dünyada yaşıyoruz. En son teknolojiyle donatılmış ölüm makineleriyle yürütülen bu dünya savaşı, emekçi insanlığa, bu dünyanın şimdiye dek görüp yaşadığı en büyük barbarlığı dayatacaktır.

Oysa sermayenin kazanan kesimi için savaş, fışkıran kârlar anlamına gelir. Yüz milyonlarca insanın ölümü, kolayca ikame edilebilir birer “insan sermayesi”dir. Bombalanarak yerle bir edilen şehirler ve tamamen yok edilen altyapı, “yeniden inşa” sürecinde azami kârlar demektir. Atom silahlarının hesaplı biçimde kullanımı söz konusu olduğunda ise burjuvazi, dünya egemenliği mücadelesi uğruna on yıllar boyunca zehirli kalacak bölgelerigöze almaktadır.

Yüz milyonlarca savaş mültecisi, sermaye için hiçbir hakka sahip olmayan sanayi yedek orduları anlamına gelir. Sermayenin, bu havuzdan en iyi eğitimli olanları seçebileceği, geri kalanları kamplara kapatabileceği ya da “anavatanlarına” geri sürebileceği bir rezervdir bu. Aynı zamanda, kendi nüfusu içinde ırkçılığı ve şovenizmi körüklemek için de son derece kullanışlı ideolojik-politik bir silah işlevi görürler. Sermaye savaştan korkmaz; çünkü savaş son derece kârlı bir iştir. Aksine, onu aktif biçimde hazırlamaktadır.

Barbarlık içinde bir çöküş! Kapitalist sistemin emekçi insanlara gerçekte sunduğu budur.

Egemen kapitalist sistemin işçi sınıfını ve emekçi kitleleri barbarlık içinde bir çöküşe sürüklediği bu koşullarda, bunun tek alternatifi sosyalizmdir.

Emekçi insanlığın geleceği komünizmdedirya da hiçbir gelecek yoktur!Sosyalizm ya da barbarlık içinde çöküş!

Bu slogan, seçkin bir enternasyonalist ve komünist olan Rosa Luxemburg tarafından I. Dünya Savaşı’nın vahşeti karşısında dile getirildiğinde, doğruluğunu ve geçerliliğini hiç yitirmemiştir. Bugün ise her zamankinden daha günceldir. Çünkü kapitalizmin yıkıcı gücü, o zamandan bu yana muazzam ölçüde artmıştır.

1 BRIC’in kurucu devletleri: Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin.
Güney Afrika’nın katılımıyla devletler grubu 2010 yılında BRICSadını aldı. 2024 yılında Güney Afrika’da yapılan zirve toplantısında ise yeni bir format kararlaştırıldı: BRICS Plus. Bu kapsamda İran, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Etiyopya gruba kabul edildi. Arjantinde davet edilmişti; ancak Javier Milei’nin devlet başkanı seçilmesinin ardından, Milei ülkenin katılımını iptal etti.

TA 96_s

II. Sosyalizm ve Komünizm nedir?

Tüm komünistlerin nihai hedefi, dünya çapında komünist bir toplumdur. Geleceğin bu toplumunun somut olarak nasıl bir biçim alacağını bugünden tam olarak söyleyemeyiz. Ancak bu toplumun üzerine inşa edileceği ya da kendiliğinden gelişeceği temel ilkeleri ortaya koyabiliriz.

Bunlar, Marx ve Engels tarafından kaleme alınan Komünist Manifesto’nun özünü oluşturur. Aynı zamanda bu ilkeler, Lenin ve Stalin tarafından Rusya’daki Ekim Devrimi sürecinde ve sosyalizmin inşası sırasında daha da geliştirilmiştir.

Komünist toplum, özgür bireylerin bilinçli ve gönüllü bir birliğidir. Bu, egemenlerin ve egemenlik altındakilerin olmadığı bir toplumdur. Yönetenler ve yönetilenler yoktur. İnsanlar arasında hiçbir hiyerarşi bulunmaz. Aynı şekilde, insanı doğanın üstüne koyan bir hiyerarşi de yoktur. Bu toplum, kendisini doğanın bir parçası olarak kavrar; doğa yasalarının bilgisiyle, doğayla uyum içinde üretir ve tüketir. Devlet ortadan kalkmadan (sönümlenmeden) komünist bir toplumdan söz edilemez. Komünizmde devlet yoktur.

Dünya devrimci sürecinin seyri

Kapitalist toplumdan komünist topluma uzun geçiş süreci, devlet açısından bugüne kadarki deneyimlere göre yaklaşık olarak şu seyri izleyecektir:

Kapitalist dünyadan, proleter devrimler yoluyla bir ya da birden fazla devletin kopması. Bazı sosyalist devletlerin ortaya çıkışı.

20.yüzyılda bu ilk aşamanın ilk denemelerini yaşadık. Bu denemeler ve gelişmeler bize, Lenin’in dünya devrimi stratejisinin “Bütün ülkelerin proletaryası ve ezilen halklar, birleşin!”
şiarı altında — bugün de hâlâ geçerli olduğunu göstermektedir.
Proleter dünya devrimi, farklı ülkelerde proletaryanın önderliğinde, farklı niteliklere sahip ve eşzamanlı olmayan devrimlerin kazanımlarıyla ilerleyecektir. Emperyalizmin zinciri her zaman en zayıf halkasından kopacaktır. Yani devrim ile karşıdevrim arasındaki çelişkilerin en keskin olduğu yerde ve komünizmin, kendi komünist partisi aracılığıyla işçi sınıfı hareketiyle birliğinin en güçlü olduğu koşullarda.
Emperyalist ülkelerdeki sosyalist devrimler ile emperyalizme bağımlı ülkelerdeki yeni demokratik devrimler, proleter dünya devriminin birbirini koşullayan ve karşılıklı olarak destekleyen iki ana akımıdır.
Bu akımlardan birinin diğerine tek taraflı olarak bağımlıymış gibi kurgulanması yanlıştır.

Burjuvazi ve Proletarya
Komünist Parti Manifestosu’nda –ilk komünist programda– Engels, 1888 tarihli İngilizce baskıya düştüğü bir notta şunları yazar:
“Burjuvazi ile toplumsal üretim araçlarının sahibi olan ve ücretli emeği sömüren modern kapitalistler sınıfı kastedilmektedir. Proletarya ile ise, kendi üretim araçlarına sahip olmadıkları için yaşayabilmek adına emek güçlerini satmak zorunda olan modern ücretli emekçiler sınıfı kastedilmektedir.”
Kapitalist toplumun bu iki temel sınıfına dair tanımı bir çıkış noktası olarak almak zorundayız; ancak onun daraltıcı bir yorumunu reddetmeliyiz. Çünkü bu tanım, bugün burjuvazi ve proletarya sınıflarını tüm kapsamı ve çeşitliliği içinde açıklamak için yeterli değildir.
Burjuvazi cephesine baktığımızda, günümüzde bu sınıfa yalnızca “toplumsal üretim araçlarının sahibi olan ve ücretli emeği sömürenler” değil, bundan çok daha fazla insan dâhildir.
Günümüzde borsada işlem gören tahviller en güçlü tekeller, toplumsal üretim araçlarının belirleyici sahipleri konumundadır. Mülkiyet ilişkileri büyük ölçüde anonimleşmiştir. Yeterli parası olan herkes, bu şirketlerin hisselerini satın alarak bu tekellerin “ortak sahibi” olabilir. Ancak elbette bu tekellerde her şeyi belirleyenler büyük hissedarlardır.
Ücretli emeğin sömürülmesi artık, 19. yüzyıldaki özel fabrika sahipleri ve sanayi kapitalistleri aracılığıyla olduğu gibi doğrudan işlememektedir. Günümüzde tekellerin hisselerinden belirli bir miktara sahip olan herkes, burjuvaziye aittir. Ancak bu “belirli miktar” öyle bir büyüklükte olmalıdır ki, bu hisselerden elde edilen getiri, ortak sahiplerin geçimlerinin esas bölümünü oluştursun. Yalnızca küçük miktarda hisse sahibi olan işçiler ise, bu nedenle otomatik olarak burjuva hâline gelmezler.
Farklı sektörlerdeki çeşitli şirketlerde çalışan üst düzey “beyaz yakalıların” bir bölümü, bugün biçimsel olarak emek güçleri karşılığında “ücret” alıyor olsalar da, o kadar yüksek ücretlidirler ki yıllık gelirleri bir işçinin ya da sıradan bir çalışanın ortalama ücretinin kat kat üzerindedir. Bunlar üretimin ve finans sisteminin yönetici işlevlileridir. Ülkenin toplam servetinden aldıkları pay, kişi başına düşen ortalama servetin katbekat üzerindedir. Bu nedenle burjuvazi sınıfına aittirler.
Aynı şekilde, yüksek maaşlı üst düzey devlet görevlileri, yönetici konumdaki memurlar, ülkenin bürokratik elitleri de — üretim araçlarının doğrudan sahibi olmasalar bile, devlet işletmeleri üzerinde tasarruf yetkisine sahip oldukları, devlet ihalelerinin dağıtımında söz sahibi oldukları vb. için — burjuvazi sınıfına dâhildirler.

Sosyalist devletlerin kendi aralarındaki sıkı enternasyonalist iş birliği.
Aynı zamanda halk demokrasisi devletleriyle yürüttükleri enternasyonalist iş birliği.
Sosyalist ve halk demokrasisi devletlerinin devrimci hareketlere verdiği destek. Bu, emperyalist dünyanın dışında alternatif bir toplumsal bloğun ortaya çıkması anlamına gelir.
Yeni sosyalist devletlerin ortaya çıkışı. Mevcut sosyalist devletlerin, sosyalist devletler ittifakları hâlinde birleşmesi.
Bu sürecin sonunda, dünyadaki devletlerin ezici çoğunluğu sosyalist devletler haline geldiğinde, dünya çapında bir sosyalist devletler birliği, yani sosyalist dünya birlik devleti ortaya çıkar. Ancak bu koşullar altında –dışarıdan gelen emperyalist tehdidin ve içerideki sınıf karşıtlıklarının ortadan kaldırılmasıyla– devlet sönümlenmeye başlayabilir. Devlet, sınıf egemenliğinin bir aracı olma işlevini giderek yitirir ve toplumsal işlerin basit bir yönetimine dönüşür; sonunda ise tamamen gereksiz hale gelir. Ancak o zaman komünizme geçiş mümkün olur.
Dünya ölçeğinde komünizme giden süreçte onu önceleyen sosyalist dünya devletler birliği, zamanla sönümlenecektir. Komünizmde, gerekli idari ve yönetimsel görevlerin büyük bölümü yapay zekâ makineleri tarafından yerine getirilecektir.
Bu makinelerin yönetimi ve denetimi, önceden edinilmiş bilgi ve beceriler temelinde, bu toplumun her bir üyesi tarafından geçici ve gönüllü olarak üstlenilebilecektir.
Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre
Komünist toplum, şehir ile kır arasındaki, kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkilerin ortadan kalktığı bir toplumdur.
Bu toplumda, toplum üyelerinin ihtiyaçlarını karşılamak için en ileri teknoloji kullanılarak üretim yapılır.
Bu, bu toplumun her bir üyesinin kendi yeteneklerine göre toplumun zenginliğine katkıda bulunduğu bir toplumdur. Ve bu toplumda herkes, kendi belirlediği ihtiyaçlarını karşılamak için, ürün zenginliğinden payını alır. Toplumsal zenginlik, bu toplumun tüm üyelerinin bütün yaşam ihtiyaçlarını karşılayacak kadar yeterince büyüktür.

Bu arada: Bu bürokratik elit, bürokratik burjuvazinin iktidarı elinde tuttuğu ve sosyalizm yolundaki girişimlere son verdiği dönemde, eskiden sosyalist olan Sovyetler Birliği’nde ve halk demokrasisiyle yönetilen devletlerde (“Doğu Bloku”) “yeni burjuvazi” idi. Yani bugün burjuvazi kavramını, ilk Komünist Program’ın yazıldığı döneme kıyasla çok daha geniş ele almak zorundayız.
Bugün, özellikle kapitalist ekonomisi yüksek düzeyde gelişmiş ülkelerde, bir insanın hangi sınıfa ait olduğunu belirlemede gelir düzeyi ve ülkenin toplam servetinden aldığı pay belirleyici unsurlardır. En basit sınıflandırmayı finansal servet üzerinden yapabiliriz. Nihayetinde bir insanın toplum içindeki konumunu belirleyen şey “zenginliktir”.
Burjuvazi sınıfı, farklı katmanlardan oluşur. Büyük burjuvazi, orta burjuvazi ve küçük burjuvazi; ayrıca süper zenginler, zenginler ve orta derecede zenginler bu sınıfın farklı kesimleridir. Dünya ölçeğinde ele alındığında, gelişmiş kapitalist ülkelerde –kesin sınırlarla ayrılmamakla birlikte– bir milyon ABD dolarından fazla finansal servete sahip olan “dolar milyonerleri” büyük burjuvaziye dâhildir. Bu kesim, ülkeden ülkeye küçük farklılıklar göstermekle birlikte, nüfusun en fazla yaklaşık yüzde birini oluşturur.
Yüksek düzeyde gelişmiş kapitalist ülkelerde, 250.000 ile 1 milyon ABD doları arasında servete sahip olan kişiler orta burjuvaziye dâhildir. Bu kesim, nüfusun en fazla yaklaşık yüzde 10’unu oluşturur. 100.000 ile 250.000 ABD doları arasında finansal servete sahip olanlar ise küçük burjuvaziye aittir.
Bu, daha geniş bir tabakadır; buna işçi sınıfının üst kesimlerinden gelen insanlar da dâhildir. Ülkeye göre değişmekle birlikte, bu kesim nüfusun yaklaşık yüzde 15-25’ini oluşturur. Geriye kalanlar, yani nüfusun ezici çoğunluğu, yine ülkeye göre değişmekle birlikte, yüksek derecede gelişmiş kapitalist ülkelerde nüfusun yüzde 65–75’i, modern proletaryayı oluşturur.
Proleterler, iş bulabildikleri sürece ücretli emekten yaşarlar; iş bulamadıklarında ise burjuva devletin sadakalarıyla, yani “sosyal yardım”, vatandaşlık parası, düşük emekli maaşı vb. gelirlerle yaşamlarını sürdürürler. Toplumun en yoksul kesimini oluşturan bir bölüm ise “evsizler” olarak, toplumun içinde değil, en uç sınırında yaşamaktadır.
Proletaryaya mensup kişilerin, eğer finansal birikimleri ya da örneğin gayrimenkul biçiminde bir mülkleri varsa bile, bu mülkiyet başkalarını sömürmeye ya da başkalarının sömürüsüne ortak olmaya yetecek düzeyde değildir.
Proletarya da çeşitli sektörler ve katmanlardan oluşur: üretimde çalışan, değer ve artı-değer yaratan işçiler; sanayi ve tarım işçileri; ulaşım alanında ve yaşam için zorunlu hizmet sektörlerinde çalışan işçiler; ayrıca tüm sektörlerdeki küçük memurlar/alt düzey çalışanlar. Bu kesimler de kendi içlerinde farklı tabakalara ayrılırlar.

Bu, etnik köken, geçmişteki dinsel, mezhepsel ya da dünya görüşüne dayalı farklılıkların, biyolojik cinsiyet ve bireysel cinsel yönelim farklarının artık hiçbir rol oynamadığı bir toplumdur. Hiç kimse için ayrıcalık olmayacak, hiç kimseye karşı ayrımcılık yapılmayacaktır.
Bu, sınıfsız bir toplumdur. Komünist toplumda her birey eğitim alanında eşit koşullara ve fırsatlara sahiptir. Herkes her türlü “mesleği” öğrenebilir ve icra edebilir.
Ücretli çalışma süresi herkes için asgari bir düzeye indirilmiştir. “Boş zaman” için, kültürel olarak gelişme olanakları herkese özgürce açıktır.
Ücretli çalışmaya olan kölece bağımlılık ortadan kalkmıştır. “Emek, bir yük olmaktan çıkıp bir hazza dönüşmüştür.” Bireyleri çalışmaya, topluma hizmet etmeye zorlayan bir baskı yoktur; onları buna gönüllü olarak yönelten, yalnızca kendi toplumlarına karşı duydukları sorumluluk bilincidir.
Marx ve Engels’e göre komünist toplum, “her bireyin özgür gelişiminin, herkesin özgür gelişiminin koşulu olduğu bir birliktir.” [2]
Bu, insanlık için ideal bir toplumdur. Bu kadar basit!
Ancak Bertolt Brecht’in bir zamanlar yazdığı gibi, bu basit olan şey “yapması zor”dur.
Bu ideal toplum, “akıllı”, bilinçli insanlara ihtiyaç duyar; egolarını aşmış, içgüdülerinin üzerine çıkabilen, kendini insanlığın dünya çapındaki toplumsal bütününün bir parçası olarak gören, kendini doğanın bir parçası olarak anlayan insanlara. Bu toplum, bireysel mutluluğun önüne toplumun ortak mutluluğunu koyan, ama aynı zamanda bu ikisinin birbirine geçtiği, bireysel mutluluk ile toplumsal mutluluğun ayrılmaz hale geldiği insanlara ihtiyaç duyar.
Yeni insanlara ihtiyaç duyar. İnsanların ezici çoğunluğunun gerçek komünistler olmasına ihtiyaç duyar!

Buna ulaşmak zordur, çok zordur! Ama mümkündür!
“Normal”, normlara göre şekillendirilmiş insanlarla; kapitalizm altında sömürülen ve baskı altına alınan, kapitalist sistemin işçi sınıfı ve emekçi insanlarıyla –ki bunlar toplumsal koşullar nedeniyle önce kendilerini ve en yakın çevrelerini düşünür, kendi çıkarları için çalışırlar– komünizm mümkün değildir.
Elbette kapitalist sınıf toplumunda da şimdiden yeni insanlar, gerçek komünistler gelişmektedir. Ancak onlar toplum içinde mutlak bir azınlıktır.
Komünist dünya hareketinin tüm gelişimi, komünist programı benimsediklerini ilan eden komünist partiler ve onların üyeleri içinde bile, gerçek komünistlerin azınlıkta olduğunu göstermiştir.
Ancak bu şekilde, milyonlarca üyeye sahip komünist partilerin yozlaşması açıklanabilir. Dolayısıyla komünizme ulaşana kadar, kapitalizmden komünizme geçişi ifade eden çok uzun bir geçiş toplumu dönemi yaşamak zorunda olacağız. Bu geçiş toplumunun adı “Sosyalizm”dir.

Sosyalizm: Proletarya diktatörlüğü olmadan sosyalizm olmaz
Sosyalizmin ilk önkoşulu, işçi sınıfının siyasal egemenliğidir. Burjuvazinin diktatörlüğü yıkılmalı, onun yerine proletarya diktatörlüğü kurulmalıdır.
Proletarya diktatörlüğü, gücün hiçbir bölümünün burjuvazinin herhangi bir kesimiyle paylaşılmadığı, tek bir sınıfın, yani işçi sınıfının mutlak egemenliğidir.
İşçi sınıfının [3] bu tek başına egemenliği olmadan sosyalizmden, sosyalist inşadan vb. söz etmek tamamen yanlıştır. Bu tür söylemler yanıltıcıdır. İşçi sınıfında yanlış bir bilinç yaratır ve burjuvaziye karşı sınıf mücadelesini zayıflatır.
Halk demokrasileri: birden fazla sınıfın diktatörlükleri
Ancak gerçek şu ki, dünya ölçeğinde kapitalizmden komünizme giden yolda proletaryanın doğrudan iktidarı ele geçirmesi daha çok bir istisnadır. Burjuvazinin tek başına egemenliğinin parçalanması yoluyla proletaryanın doğrudan iktidarı ele alması, özellikle yeni-sömürge bağımlı ülkeler başta olmak üzere, dünyanın birçok ülkesinde mümkün değildir. Dünya devrimci hareketinin bugüne kadarki pratiği bunu göstermiştir.
Hem nesnel koşullar hem de bunlarla bağlantılı öznel koşullar, burjuvazinin bazı kesimlerinin anti-emperyalist, yeni-demokratik ya da antif­aşist devrimlere katılmasını beraberinde getirir.
Proletarya ile küçük burjuvazinin, hatta kimi zaman orta burjuvazinin bazı kesimleri arasında mücadele içinde ittifaklar oluşur.
Bu ortak mücadelelerin nihai sonucu, sınıf egemenliğinin bir karma biçimidir. Bu durum artık burjuvazinin tek başına egemenliği değildir; fakat henüz işçi sınıfının tek başına egemenliği de değildir.
Burjuvazinin tek başına egemenliği devrimle yıkılır. Devrimden sonra burjuvazi artık bir sınıf olarak iktidarı tek başına elinde tutmaz. Ancak proletarya, burjuvazinin iktidarını tek başına yıkabilecek durumda değildir. Küçük burjuvazinin bazı kesimleri ve özellikle yeni-sömürge bağımlı ülkelerde orta burjuvazinin kimi kesimleri de devrimde mücadeleye katılır ve iktidara ortak olurlar.
Bu, birden fazla sınıfın siyasal iktidarıdır. Bir “halk devleti” ortaya çıkar; yani somut devrimci altüst oluşa katılan tüm sınıfların devleti. Bu, halk-demokratik bir devlettir, bir halk demokrasisidir.
Bu, proletaryanın diktatörlüğü değil, halkın demokratik diktatörlüğüdür. Özünde birbirine kısmen antagonistik olan birden fazla sınıfın bu türden bir diktatörlüğü, kendi başına geçici bir durumdur. Halk-demokratik toplumun kendisi, kapitalist toplumdan sosyalist topluma geçiş sürecidir.
Bu geçiş, siyasal olarak proletaryanın — koşullara göre anti-kolonyal, ulusal, demokratik, anti-faşist vb. fakat kesinlikle genel anlamda anti-kapitalist olmayan devrimdeki — eski ittifak ortaklarına karşı keskinleşmiş sınıf mücadelesini gerektirir.
Burjuvazinin iktidarda yer alan kesimlerine karşı, tüm cephelerde — özellikle de siyasal cephede — keskinleşmiş sınıf mücadelesi zorunludur. Burjuvazinin siyasal iktidardan geri püskürtülmesi ve nihayetinde bütünüyle dışlanması ile proletarya diktatörlüğünün kurulması zorunludur. Halk demokrasisinden proletaryanın sosyalist diktatörlüğüne geçiş açısından merkezi önemde olan, halk-demokratik devletin sınıf karakterini açıkça görmek, adlandırmak ve bulanıklaştırmamaktır.


Halk demokrasileri, ‘proletarya diktatörlüğünün bir biçimi’ değildir.
Proletarya bir halk demokrasisi devletinde siyasal iktidarda ‘öncü/önder’ konumda olsa bile, bu ‘öncü’ konum halk demokrasisi diktatörlüğünü ‘proletarya diktatörlüğünün bir biçimi’ hâline getirmez. Çünkü proletarya diktatörlüğü bir önderlik değil, burjuvazinin herhangi bir kesiminin en küçük bir iktidar paylaşımına dahi sahip olmadığı, proletaryanın tek başına egemenliğidir.
Halk demokrasisi iktidarı, iktidarının başlangıcında saf bir proletarya iktidarının da aynı şekilde atacağı bazı adımları atsa bile — örneğin:
• Tüm tekellerin ve tüm büyük sanayi işletmelerinin kamulaştırılması ve devletleştirilmesi
• Toprak mülkiyetinin kamulaştırılması ve devletleştirilmesi
• Enerji ve madencilik sektörlerinin devletleştirilmesi
• Dış ticarette devlet tekeli
• BankacılSovyetler Birliği: Şimdiye

ık sisteminin devletleştirilmesi
• Sağlık sektörünün devletleştirilmesi, herkes için ücretsiz sağlık hizmeti
• Her türlü çocuk işçiliğinin kaldırılması
• Tüm çocuklar için kamusal ve ücretsiz eğitim
• Tüm eğitim sisteminin devletleştirilmesi
• Cinsiyetler arasında eşit haklar
• Güçlü bir artan oranlı (progresif) vergi sisteminin uygulanması
• Tüm ulaşım sisteminin devletleştirilmesi. Ve benzeri.
Bütün bunlar, halk demokrasisi iktidarını proletarya diktatörlüğünün bir biçimi hâline getirmez. Çünkü halk demokrasisi devleti yalnızca proletaryaya ait değildir! Ve bunların tümü, halk demokrasisi iktidarının çözebileceği ve çözmesi gereken görevlerdir.
Bu görevler elbette, sosyalizmin inşasına başlanmasının koşullarını yaratmak amacıyla, saf bir proletarya iktidarı altında da yerine getirilebilir. Bu durumda siyasal iktidar bakımından ‘kim–kimi’ sorusu çözülmüştür. Burjuvazinin bazı kesimleriyle herhangi bir iktidar paylaşımı söz konusu değildir. [4]
Bu demokratik görevler, sosyalizmin inşasının bir önkoşulu ve bir parçası olarak yerine getirilir. Olağanüstü tarihsel koşullar altında siyasal iktidarın tamamı kendilerine geçmiş olan Bolşeviklerin Rusya’daki politikası da buydu. [5]
Komünist Dünya Hareketi, 1948’den bu yana halk demokrasilerinin proletarya diktatörlüğünün bir biçimi olduğu tezini savunmuştur; çünkü bu sistemlerde proletarya iktidarda öncü konumdadır ve bu diktatörlükler “proletarya diktatörlüğünün işlevlerini yerine getirmektedir.”
Bu, bizim görüşümüze göre Komünist Dünya Hareketi’nin en büyük hatalarından biriydi. Bu teorik hataya dayanılarak, birçok partide proletarya diktatörlüğü için burjuvaziye karşı yürütülen sınıf mücadelesi geri plana itildi; çünkü proletarya diktatörlüğünün artık kazanılmış olduğu varsayıldı. Örneğin Çin Halk Cumhuriyeti gibi ülkelerde, ‘ulusal burjuvazinin’ sosyalist dönüşümü kabul etmeye hazır olduğu iddia edildi.
Her marksist, burjuva sınıfının bir kesiminin sosyalist dönüşümü nasıl kabul etmeye hazır olabileceği sorusunu kendine sormak zorundadır; oysa ‘sosyalist dönüşüm’ burjuvaziyi bir sınıf olarak tasfiye etmeyi hedefleyen bir programa sahiptir. Bu ancak, bunun amaçlanmadığı durumda mümkündür; yani burjuvazinin bu kesiminin iktidara ortak edildiği durumda.


Sovyetler Birliği: Şimdiye kadarki tek sosyalist toplum denemesi
Bizim için, kapitalist toplumdan sosyalist topluma geçişe yönelik şimdiye kadarki denemeler arasında, proletarya diktatörlüğü olarak adlandırabileceğimiz tek bir siyasal iktidar vardır: Ekim Devrimi’nden sonra kurulan, Bolşevik Parti’nin önderliğinde Rusya proletaryasının ve emekçilerinin iktidarı. Bu iktidar, 20. yüzyılın 1950’li yıllarının ortalarında revizyonistlerin iktidarı bütünüyle ele geçirmesiyle yıkılmıştır.
Yalnızca bu diktatörlük altında sosyalizmden ve sosyalist inşadan söz edebiliriz. Proletarya diktatörlüğü olmadan sosyalizm olmaz! Proletarya diktatörlüğü, Sovyetler Birliği’ni halk demokrasisi devletlerinden ayıran ve onu tek başına sosyalist yapan temel farktır.
Sosyalizmin ilk denemesi, başarılı devrimlerin gerçekleştiği ülkelerde nesnel koşulların, ekonomik olarak daha gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında zayıf olması nedeniyle de başarısızlığa uğramıştır. Ancak başarısızlığın asıl nedeni, sosyalizm için henüz olgunlaşmamış olan öznel koşullardı. Sosyalizmin ilk denemesi, Sovyetler Birliği’nde ve devrimin başarıyla gerçekleştirildiği diğer ülkelerde, ekonomik bakımdan daha gelişmiş kapitalist ülkelerle kıyaslandığında nesnel koşulların elverişsiz ve daha zayıf olmasına rağmen başarısız olmuştur. Buna karşın, başarısızlığın temel nedeni yine de sosyalizm için henüz olgunlaşmamış olan öznel koşullardı.
Sosyalist Sovyetler Birliği’nin ve halk demokrasilerinin bu ilk denemelerinde, nesnel fakat her şeyden önce öznel koşulların izin verdiği ölçüde, insan gücüyle mümkün olan her şey başarıldı:
Devasa ekonomik gelişmeler, temel üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması ve planlı ekonominin geliştirilmesi. Ancak ‘yeni insan’ hâlâ çok uzak bir hedef olarak kalmıştı.
Sosyalist devrim yalnızca Rusya’da zafere ulaşmıştı. Ekonomik bakımdan çok daha ileri düzeyde olan Batı Avrupa ülkelerinde beklenen devrimler gerçekleşmedi ya da zafere ulaşmadı.
Sovyet komünistleri, esasen yalnızca kendi güçlerine dayanarak, nüfusun yüzde 80’inden fazlasını köylülüğün oluşturduğu ve dünya savaşı sonucunda sanayinin çökmüş olduğu bir ülkede sosyalizmi inşa etmeye çalışmak zorunda kaldılar. Toprağı yoksul ve küçük köylülere dağıtmak zorundaydılar. Proletarya diktatörlüğü altında, belirli bir süre boyunca kapitalizme denetim altında izin vermek zorunda kaldılar.
Sanayide ve yönetimde, yüksek ücretlerle kendilerine bağladıkları burjuva uzmanlara başvurmak zorunda kaldılar. Yeni Ekonomi Politikası’nın (NEP) bu koşulları altında bir NEP burjuvazisi [6] ortaya çıktı. Ancak 1927’den itibaren, bu NEP burjuvazisine ve kırsaldaki kulaklara (zengin köylülere) karşı genel saldırı başlatılabildi.
“Emekçilerin kişisel çıkarı“, üretimin başlıca kaldıraçlarından biri olarak uygulanmak zorundaydı. Lenin’e göre ‘ekonomideki tek komünist olan’ karşılıksız, sosyalizm için gönüllü çalışma –‘subotnikler’– ise bir istisnaydı.
Çalışmanın performansa göre ödüllendirilmesi, ‘kişisel çıkar’ ile ve onlu dilimler hâlinde çok kademeli bir ücret skalasıyla birleştirildiğinde, kaçınılmaz olarak büyük gelir farklılıklarını beraberinde getirdi. Bütün bunlar zorunluydu. Başka türlü ilerlemek mümkün değildi.
Hata, “alışkanlıkların gücü” tehlikesinin; küçük üretimin her gün yeni burjuvalar ürettiği gerçeğinin ve parti ile devlet aygıtı içinde yeni bir burjuvazinin ortaya çıkma tehlikesinin küçümsenmiş olmasında yatıyordu.
Sovyetler Birliği’ndeki komünistler, işleyişi sürekli olarak sorgulanması, değiştirilmesi ya da iyileştirilmesi gereken devasa bir deneye başladılar. Başlangıç aşamasında, sosyalist olarak adlandırılamayacak, ancak yapılması zorunlu olan adımlar da açıkça bu şekilde fark edilmiş ve adlandırılmıştı.
Devrimin zaferleri, yalnızca uzun bir yolun başlangıcı olarak kavranmıştı. Ancak bu tutum zaman içinde değişti.
Özellikle NEP burjuvazisi üzerindeki zaferden ve kitlesel kolektifleştirme devriminde kırsalda kulakların egemenliğinin kırılmasından sonra, kesin zafer havası yayılmaya başladı. Sovyetler Birliği’nde komünizme geçişin başlangıcından söz edilmeye başlandı ki bu bütünüyle yanlıştı. Bu süreçte, parti ve devlet aygıtı içinde giderek daha fazla nüfuz kazanan burjuva unsurlar başrolü oynadı.
Komünist maskesi takmış burjuvazi, sosyalizmin kesin zaferi ve komünizme geçişin başlangıcı havasını kendi amaçları için kullanabildi. Onların sloganı şuydu: “Biz zaten komünistiz! Nasıl olsa hepimiz komünistiz!”
Her geri adım — örneğin miras hakkının anayasal güvence altına alınması, grup mülkiyetinin ortak mülkiyetle “sosyalist mülkiyetin dokunulmaz biçimleri” olarak anayasada eşitlenmesi vb. — “Komünizme dev adımlarla ilerliyoruz” şeklinde yeniden yorumlandı.
Hitler faşizmine karşı II. Dünya Savaşı’nın kazanılmış olmasına duyulan büyük coşku da, hataların ve eksikliklerin üzerinin örtülmesine katkıda bulundu ve böylece yeni burjuvazinin hedeflerini hayata geçirmesine yardımcı oldu.
Sonuç: Acınası bir çöküş; 1956’da Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (SBKP) 20. Parti Kongresi’nde modern revizyonistlerin iktidarı bütünüyle ele geçirmesi biçiminde gerçekleşen “burjuvazinin proletarya üzerindeki zaferi”. Biz, hem olumlu hem de olumsuz deneyimlerden öğreniyoruz ve yeni yolları da deneyeceğiz. Yolu gösteren, sınıf mücadelesi içinde geliştirilmeye devam edilmesi gereken Marksizm-Leninizm bilimidir.

Trotz alledem Nr 93 vorderseite klein

III. Ne tür bir ülkede yaşıyoruz?

Almanya: Emperyalist büyük güç
Almanya Federal Cumhuriyeti, içinde yaşadığımız devlet, emperyalist bir büyük güçtür. Gayrisafi yurt içi hasılasına (GSYH) göre ABD, Çin ve Hindistan’dan sonra dünyanın dördüncü büyük ekonomisidir.
Kişi başına düşen GSYH sıralamasında her ne kadar 20. sırada yer alsa da, emperyalist büyük güçler arasında ABD’nin ardından ikinci sırada bulunmaktadır; Çin’in ise çok önündedir.
Toplam ülke serveti listesine göre Almanya Federal Cumhuriyeti, ABD, Çin ve Japonya’nın ardından 4. sırada yer almaktadır. Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 1’inin yaşadığı bir ülke olarak, dünya toplam servetinin yüzde 3,8’ine sahiptir.
Kişi başına düşen servet listesinde Almanya her ne kadar 19. sırada bulunsa da, emperyalist büyük güçler arasında yine ABD’nin ardından ikinci sıradadır.
Bu güncel rakamlar ve sıralamalar değişebilir, [7] ancak bir gerçek var ki Federal Almanya Cumhuriyeti (BRD), en güçlü ekonomilerden biri ve dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer almaktadır.
Savaş ya da olağanüstü doğal felaketler yoluyla ekonominin temelleri kısa vadede ikame edilemez biçimde ağır hasar görmediği sürece, bu durum bir gerçek olarak kalacaktır. Almanya’daki bu muazzam zenginlik, her kapitalist ülkede olduğu gibi, son derece adaletsiz bir şekilde dağıtılmıştır. 3.300 “süper zengin” kişi, yani finansal varlığı [8] 100 milyon doların üzerinde olan insanlar, Almanya’daki toplam finansal servetin yüzde 23’üne sahiptir.
Yani nüfusun yüzde 0,004’ü finansal servetin yaklaşık dörtte birine sahiptir. Almanya nüfusunun en üstteki yüzde 10’u toplam servetin [9] yüzde 56’sına sahipken, geri kalan yüzde 90 ise toplam servetin kalan yüzde 44’ünü kendi aralarında paylaşmak zorunda kalmaktadır. Bu da elbette adil bir paylaşım değildir; çünkü üst tabakalar alt tabakalara kıyasla çok daha fazlasını elde etmektedir.
Nüfusun en alttaki iki dilimi, yani yüzde 20’si, hiçbir servete sahip değildir. Nüfusun en alttaki onda biri, yani yüzde 10’u ise borçludur!
Bir yanda dolar milyoneri ve milyarderlerden oluşan ufacık bir azınlık; diğer yanda ise bir sonraki kirayı ödeyebilmek, borçlarını kapatabilmek ve çocuklarını tok bir şekilde okula gönderebilmek için nereden kısacaklarını bilemeyen emekçi insanlar vardır.
Dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Federal Almanya Cumhuriyeti’nde (BRD) “refah”ın yüzü işte budur.

Alman emperyalizmi ve iki dünya savaşı
Alman emperyalizmi, 20. yüzyılda emperyalist büyük güçler arasında dünyanın yeniden paylaşımı uğruna patlak veren iki dünya savaşının çıkışında başlıca rolü oynamıştır. Kendi kışkırttığı her iki dünya savaşında da yenilenler safında yer almıştır. Yenilgiye uğratılmıştır, ancak tasfiye edilmemiştir.
Her iki seferde de savaş sonrasında, başta ABD emperyalizmi olmak üzere diğer Batılı güçler tarafından sosyalizme–komünizme karşı mücadelede bir siper ve mızrak ucu olarak desteklenmiş, yeniden ayağa kaldırılmış ve inşa edilmiştir.
Birinci Dünya Savaşı, Almanya’da başarısız bir sosyalist devrim girişimi yarım kalmış fakat başarılı bir burjuva devriminin ardından monarşinin yıkılmasını beraberinde getirdi. Alman burjuvazisi, kaybedilen eski büyüklüğe yeniden ulaşmak için hemen büyük bir çabayla çalışmaya başladı. Rövanşizm, Alman emperyalizminin temel bir özelliğidir. Emperyalist rakiplere kaybedilen topraklar ve ağır savaş tazminatları onun ayağına vurulmuş bir pranga gibiydi. Emekçi nüfusun durumu ise korkunç bir işsizlik ve aşırı yoksullukla belirleniyordu.
Bu durum, 1920’lerin sonlarında, dünya ekonomik bunalımının etkisiyle daha da kötüleşti.
İşçi sınıfı ve emekçi kitleler arasında sisteme karşı öfke büyüdü. Sisteme gerçek bir alternatif olan komünist hareket güç kazandı. Ancak aynı zamanda, sahte bir bayrak altında kendini alternatif olarak sunan Nazi Partisi biçimindeki faşist hareket de giderek daha fazla etki kazandı.


Nazi faşistleri: Alman emperyalizminin saldırı birliği (SA)
Alman burjuvazisi, başta askerî-sanayi büyük burjuvazisi olmak üzere, faşist Nazi Partisi’nde hem komünistlere karşı mücadelede hem de emperyalist rakiplere karşı mücadelede kullanabileceği bir örgüt görüyordu.
Batılı emperyalist rakipler için, özellikle de ABD emperyalizmi açısından, Orta Avrupa’daki Nazi egemenliği bir tehdit oluşturmuyordu. Hatta Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist iktidarın yıkılması mücadelesinde kullanışlı bir araç hâline bile gelebilirdi.
Bu nedenle emperyalist güçler, başlangıçta Nazi egemenliğinin Almanya’da güçlenmesine ve Birinci Dünya Savaşı’nda kaybedilen toprakların yeniden ele geçirilmesine karşı hiçbir ciddi engel çıkarmadılar.
Tam tersine! Nazi Almanyası’nı desteklediler. Hesapları şuydu: Nazi Almanya’sı, Sovyetler Birliği’ndeki komünist iktidara son verecek, aynı zamanda yıpranarak gücünü kaybedecekti. Emperyalist güçler, Sovyet hükümetinin Nazi Almanyası’na karşı bir karşılıklı yardım paktı (ittifakı) yönündeki tüm önerilerini sürekli ertelediler ve Sovyetlerin barışı korumaya yönelik girişimlerini sabote ettiler.
Nazi Almanya’sının Sovyetler Birliği’ne saldırmasını umut ediyor ve bunu bekliyorlardı. Almanya’nın bir saldırısına henüz hazırlıklı olmayan ve emperyalist güçler tarafından yalnız bırakılan Sovyetler Birliği, Ağustos 1939’un sonunda Almanya ile bir saldırmazlık paktı imzaladı.
Bunun sonucunda her şey tamamen farklı gelişti. Nazi Almanya’sı, Sovyetler Birliği’ne daha sonraki bir tarihte planladığı büyük saldırı için arkasını güvence altına almak amacıyla, önce Batılı emperyalist rakipleri Fransa ve İngiltere’ye saldırdı.
Sosyalist Sovyetler Birliği: Nazi Almanyası’na karşı mücadelede başlıca güç
Faşist Wehrmacht’ın Sovyetler Birliği’ne saldırısı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden neredeyse iki yıl sonra, 22 Haziran 1941’de gerçekleşti. Nazilerin Sovyetler Birliği’ne yönelik bu saldırısı ve Sovyetler Birliği’nin savaşa girişiyle birlikte, İkinci Dünya Savaşı’nın anti-faşist karakteri belirleyici bir faktör hâline geldi. Faşist Mihver devletleri Almanya-Japonya-İtalya’ya karşı savaşan tüm devletlerin oluşturduğu Anti-Hitler Koalisyonu şekillendi. Uzun süre tarafsız kalan ABD ise ancak Japonya’nın 7 Aralık 1941’de Pearl Harbor limanındaki Amerikan Pasifik filosuna saldırmasından sonra savaşa dâhil oldu. Savaşın ana yükünü ise Haziran 1941’den itibaren, başında Stalin’in bulunduğu Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) önderliğindeki sosyalist Sovyetler Birliği taşıdı.
Haziran 1942 ile Şubat 1943 arasında gerçekleşen ve ağır kayıplara sahne olan Stalingrad Muharebesi’nde, Nazi ordusu karşısında Sovyet halklarının zaferi ve Nazi Wehrmacht’ının 6. Ordusu’nun teslim olmasıyla birlikte Nazi Almanyası’nın askerî yenilgisi başlamıştır. İlerleyen Sovyet ordusuna karşı, Doğu Avrupa’daki işgal edilmiş ülkelerden adım adım geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Anti-Hitler Koalisyonu içindeki Batılı Müttefikler, özellikle ABD, uzun süre bekledikten sonra ancak 6 Haziran 1944’te –Nazi Almanya’sının Doğu Avrupa’daki yenilgisi zaten çoktan kesinleşmişken–Normandiya Çıkarması ile Aralık 1943’te Tahran Konferansı’nda kararlaştırılan “Batı’da İkinci Cephe”yi açtılar. Nazi Almanyası, doğudan Sovyet ordusu, batıdan ise İngiliz ve ABD orduları tarafından işgal edildi. Amerikan ve Sovyet birlikleri Mayıs 1945’in başında Elbe Nehri üzerinde buluştu. “Bin yıllık Üçüncü Reich”, 8 Mayıs 1945’te “Alman Wehrmachtı”nın kayıtsız şartsız teslim olmasıyla sona erdi. On iki yıl süren faşist Nazi terör yönetimi, milyonlarca insanın hayatına mal oldu.
Potsdam Konferansı’nın karara bağladıkları
Nazi Almanya’sının yenilgisinden sonra, Anti-Hitler Koalisyonu’nun başlıca galip güçlerinin temsilcileri 1 Ağustos 1945’te Potsdam’da bir araya geldiler: Sovyetler Birliği, ABD ve İngiltere. Stalin, Truman ve Churchill başta Almanya’nın geleceği olmak üzere çeşitli konuları görüştüler.
Bu konferansta, Almanya’nın dört işgal bölgesine ayrılmasına ve her bir işgal bölgesinde yönetimin ilgili işgal gücü tarafından üstlenilmesine karar verildi. (Potsdam’daki bu üç güce daha sonra Fransa da katıldı.) Doğu Almanya’daki Sovyet işgal bölgesinde yer alan Berlin kenti, dört işgalci gücün ortak komutanlığının merkezi olarak özel bir statüye sahip oldu. Berlin’in kendisi de dört işgal bölgesine ayrıldı.
Almanya, Müttefiklerin işgali altında; tamamen silahsızlandırılmış, Nazilerden arındırılmış, merkeziyetçi olmayan (federal), demokratik bir devlete dönüştürülmeliydi ve topraklarından bir daha asla savaş çıkmamalıydı. Almanya’da savaş sanayisine yönelik bir üretim ile bir Alman ordusunun yeniden silahlandırılması sonsuza dek yasaklanmalıydı.
Almanya, savaş sırasında işgal ettiği tüm ülkelere yüksek savaş tazminatları ödemeliydi. Tüm Nazi savaş suçluları ağır biçimde cezalandırılmalıydı.
Ardından gelen: “Soğuk Savaş” ve iki Alman devleti
Japonya, ABD’nin Ağustos 1945’in başında Hiroşima ve Nagazaki kentlerine iki atom bombası atmasının ardından, Eylül 1945’te teslim oldu.
Batılı işgal güçleri, daha en başından itibaren attıkları adımlarla, onlar için komünizme karşı mücadelenin, emekçi kitleler arasında sosyalizmin etkisini geriletmenin ve sosyalist Sovyetler Birliği’nin gücünü sınırlamanın, diğer her şeyden daha öncelikli olduğunu açıkça göstermişlerdir.
Soğuk Savaş gündeme gelmişti. Bu, Sovyetler Birliği’ne ve yeni ortaya çıkan antifaşist, demokratik devletlere karşı farklı araçlarla –savaş dışı yöntemler de dâhil olmak üzere– yürütülen ilan edilmemiş bir savaştı.
Federal Almanya Cumhuriyeti (BRD): ABD emperyalizminin bir vasal devleti; ancak kendi planları ve hedefleriyle
Gerçek bir Nazilerden arındırma (denazifikasyon) yerine, Almanya’nın batısındaki işgal bölgelerinde adım adım, “komünist tehlike”ye karşı mücadelede bir cephe devleti olarak işlev görecek bir devlet inşa edildi. ABD’nin Orta Avrupa’daki en önemli askerî üslerini konuşlandırabildiği bir devlet oluşturuldu. Batı Almanya’daki bu kısmi devlete giden adımlar şunlardı:
1947’nin başında ABD ve Britanya işgal bölgelerinin tek bir Bi-Zone (iki bölgeli yapı) hâlinde birleştirilmesi;
Haziran 1947’nin başında “Marshall Planı”nın başlatılması; bu planla Batılı güçlerin işgal ettiği Almanya bölgesi ucuz krediler, tüketim malları, hammaddeler, sanayi ürünleri vb. ile desteklendi. Ayrıca savaş tazminatı taleplerinden de vazgeçildi;
20 Haziran 1948 tarihli “Para Reformu” ile o zamana kadar tüm Almanya’da kullanılan Reichsmark’ın yerine Batı bölgelerinde kullanılan Alman Markı’nın (D-Mark) geçirilmesi.
Bu adımlar, 23 Mayıs 1949’da Batı Almanya’daki eyalet parlamentolarının Anayasa’yı (Grundgesetz) kabul etmesiyle “Federal Almanya Cumhuriyeti” adlı kısmi devletin kurulmasına yol açtı.
Bu devlet, galip güçler tarafından yasaklanmış ve dağıtılmış olan Nazi Partisi NSDAP’nin eski üyeleri, kısmen de kadroları ile faşist Nazi rejiminin yandaşlarının çoğunlukta olduğu kişiler tarafından kuruldu ve inşa edildi.
Bu devletin tüm kurumlarında — idarede, partilerde, parlamentolarda, federal hükümette ve eyalet hükümetlerinde, belediye binalarında, adalet sisteminin her kademesinde, ilk ve yükseköğretim alanında, istihbarat servislerinde, yeni oluşturulan polis teşkilatında, 1955’te kurulan Bundeswehr’de vb. — yönetici konumlar “eski”, “nazilerden arındırılmış” Nazi kadrolarıyla doldurulmuştu.
Bu durum başka türlü de olamazdı; çünkü on iki yıllık Nazi egemenliği sırasında tüm muhalefet neredeyse tamamen ezilmişti. Çok sayıda insan kaçmak zorunda kalmıştı.
Nazi Almanya’sının tüm seçkin kadroları Nazilerden oluşuyordu. Ülkenin dört işgal bölgesine ayrılmasının ardından, müttefiklerin askerî zaferinden sonra geri dönen birçok solcu ve komünist, ağırlıklı olarak SBZ’ye (Sovyet İşgal Bölgesi) döndü; Batılı işgal bölgelerine değil.
Batı Alman devleti kurulduğunda, ABD emperyalizminin yaşam destek ünitesine bağlıydı. Batılı işgal güçlerinin onayı ve ABD emperyalizminin yardımı olmadan bu devlet ortaya çıkamazdı. Federal Almanya Cumhuriyeti, kuruluşunda ABD emperyalizminin bir vasal devleti konumundaydı.
Bununla birlikte, Federal Almanya Cumhuriyeti aynı zamanda emperyalist bir büyük gücün ardıl devleti konumundaydı. Bu güç, Doğu Almanya’nın aksine sökülüp taşınmamış, hâlâ görece sağlam bir büyük sanayi altyapısına sahipti.
Yeterli mali kaynaklar sağlandığı takdirde, yeniden inşa edilebilir ve geliştirilebilir altyapının nispeten hızlı bir biçimde işletmeye alınması mümkündü. Bu noktada Marshall Planı devreye girdi. Batı Alman devleti, göstermelik bir denazifikasyon sayesinde, işgal güçlerinden farklı, kendine özgü planlara sahip olan ve bunları hayata geçirebilecek devlet deneyimine sahip gerekli kadrolara sahipti.


DDR: Halk demokrasisi temelinde bir Almanya’nın umut verici başlangıcı
Doğu Almanya’daki Sovyet İşgal Bölgesi’nde (SBZ), Sovyetler Birliği büyük ölçüde Potsdam kararlarına bağlı kaldı. SBZ’de Nazilerden arındırma, Batılı işgal bölgelerine kıyasla çok daha kapsamlı biçimde gerçekleştirildi. Silahsızlandırma da çok daha derinlikli olarak uygulandı. Daha önce silah ve diğer savaş teçhizatının üretildiği büyük sanayi işletmeleri ve fabrika tesisleri söküldü ve savaş tazminatı olarak Sovyetler Birliği’ne taşındı.
Nazi faşistleriyle işbirliği yapan burjuvazi kamulaştırıldı (mülksüzleştirildi). Kapsamlı bir toprak reformu başlatıldı. Sovyet komutanlığı, Doğu Almanya’daki yönetimlerin komünist–sosyal demokrat önderlik altında kurulmasını organize etti. Zamanla Almanya’da demokratik ve anti-faşist bir yönetim yapısı ortaya çıktı.
Doğu Alman demokratik yönetimi ve Sovyetler Birliği, Batılı müttefikleri sürekli olarak, genel seçimlerden çıkacak bir devlet iktidarı tarafından yönetilecek birleşik ve demokratik bir Almanya’nın oluşturulması yönünde zorladı.
Tüm bu çabalar Batılı işgal güçleri tarafından görmezden gelindi, sabote edildi ve reddedildi. Onlar, kendi işgal bölgelerinde bir kısmi devletin kurulması yönünde açıkça saldırgan bir rota izlediler. Komünizme karşı bir cephe devleti olarak kendini tanımlayan ve buna uygun hareket eden bir kısmi devlet.
Bu kısmi devlet olan Federal Almanya Cumhuriyeti’nin (BRD) kuruluşuna karşılık olarak Sovyetler Birliği, “Alman Demokratik Cumhuriyeti”nin (DDR) kurulmasını gerçekleştirdi. DDR, birleşik, merkeziyetçi olmayan, Nazilerden arındırılmış, silahsızlandırılmış, demokratik ve barışçı bir Almanya için ısrarını sürdürdü.
DDR, kuruluşu itibarıyla açık ara daha iyi olan, Alman tarihinde ilk halk-demokratik devletti. Bu artık Alman burjuvazisinin devleti değildi. Bu; işçi sınıfının, emekçi köylülüğün, ilerici aydınların ve anti-faşist mücadeleye katılmış ya da Nazi egemenliğine karşı durmuş burjuvazinin bazı kesimlerinin devletiydi.
Sovyetler Birliği ile DDR’deki Alman sosyal demokrat–komünist iktidarın hedefi, Potsdam Anlaşması’nda öngörülen Almanya’dan başka bir şey değildi: Nazi geçmişiyle köklü bir hesaplaşmaya giren ve ondan kopan; barışçı, birleşik, silahsızlandırılmış, anti-faşist ve demokratik bir Almanya. DDR, bu yönde umut verici bir başlangıçtı.

Die Welt braucht neue Oktober


Almanya Federal Cumhuriyeti (BRD): Alman emperyalizminin yeniden güç kazanması
Soğuk Savaş, BRD’yi emperyalistlerin baş düşmanı olan, Sovyetler Birliği biçimindeki komünizme karşı mücadelede önemli bir araç hâline getirdi. Alman burjuvazisi, ekonomisini yeniden inşa etme ve artık kendisini demokratik olarak adlandıran yeni devletini kurma sürecinde güçlü biçimde desteklendi. Yeni oluşturulan Almanya’ya karşı özellikle Avrupalı emperyalist rakiplerin tutumu ise ikircikliydi.
Bir yandan, ABD emperyalistleri gibi onlar da Almanya’yı komünizme karşı mücadelede güçlü bir “müttefik” olarak görmek istiyorlardı; öte yandan ise Alman emperyalizminin kendileri için aşırı güçlü bir rakip hâline gelmesini engellemeye çalışıyorlardı. Kayzer Almanyası ve Hitler Almanyası ile yaşanan acı deneyimler, fazlasıyla güçlü bir Almanya’nın onlar için ne anlama geldiğini öğretmişti. Bu nedenle BRD emperyalizminin gelişimini haklı olarak kuşkuyla izlediler ve onu sınırlandırmaya çalıştılar.
Özellikle yeniden güç kazanan Alman emperyalizminin askerî gücü konusunda bunu uzun süre başardılar. Almanya, askerî güç bakımından emperyalist rakipleriyle karşılaştırıldığında her zaman onların oldukça gerisinde kaldı. Almanya’nın askerî gücü, ekonomik gücüyle örtüşmüyordu.
Bu nedenle Almanya, bugün bile askerî güç sıralamasında (Military Strength Ranking) 19. sırada yer almaktadır. Emperyalist büyük güçler olan ABD, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya vb. başlıca rakiplerinin çok gerisindedir. Ayrıca Hindistan, Pakistan, İsrail (nükleer güçler), Güney Kore, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerin de gerisinde bulunmaktadır. 27 Şubat 2022’de, Ukrayna’daki savaş bağlamında, Alman burjuvazisi adına Federal Şansölye’nin hükümet açıklamasında ilan edilen “dönüm noktası”na (Zeitenwende) kadar, bu durum pek de rahatsız edici görünmüyordu.
Alman emperyalizmi, emperyalist savaş sonrası dünyada aşırı derecede askerî olmayan, barışçıl bir güç rolüyle konumunu sağlamlaştırabildi. Buna; herkesle ticaret yapma istekliliği, diğer emperyalist güçlerin yeni sömürgelerinde “kalkınma yardımcısı” olarak ortaya çıkması ve her şeyden önce ekonomik sızma yöntemiyle nüfuz alanını genişletmesi katkıda bulundu. Tüm bunlarla Alman emperyalizmi oldukça ileri bir noktaya ulaştı.
Askerî silahlanmanın esas olarak ABD öncülüğündeki NATO tarafından üstlenilmesi sayesinde, BRD için de –diğer büyük güçlerle kıyaslandığında görece daha düşük askerî harcamalarına rağmen– mali kaynakları başka alanlara yönlendirmek mümkün oldu. Ta ki “dönüm noktası”na kadar!
Doğu Almanya’nın aksine Batı Almanya’da kamulaştırılmayan Thyssen, Krupp, Mercedes-Benz, VW, Continental, Rheinmetall, BASF, AEG, Heckler & Koch (Mauser’in halefi) gibi tekeller ve diğerleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra –kısmen BRD’nin kuruluşundan bile önce– işgalci güçlerin askerî yönetimi altında üretime yeniden başladılar.
Bu süreç, Batılı işgal güçlerinin, özellikle de ABD emperyalizminin desteğiyle gerçekleşti. Ülkenin eski egemenleri, soykırımcı, ırkçı ve faşist Nazi rejiminin destekçileri, sanki hiçbir şey olmamış gibi önce işgalcilerin uşakları olarak yollarına devam ettiler. Savaşın yol açtığı yıkım çok kısa sürede giderildi. 1950’li yıllarda Batı Almanya ekonomisi, Soğuk Savaş’ın şımartılan çocuğu olarak yüksek bir hızla büyüdü: sözde “Alman ekonomik mucizesi”. Kısa sürede savaş öncesi ekonomik düzeye ulaşıldı ve hatta bu düzey aşıldı. Yenilgiye uğratılmış ama yok edilmemiş olan Alman emperyalizmi, 1950’lerin ortalarına gelindiğinde Batı Alman emperyalizmi olarak, emperyalist bir büyük güç şeklinde uluslararası sahneye yeniden tam anlamıyla dönmüştü. Eski Alman tekelleri, dünya pazarında yeniden önde gelen şirketler arasında yer almaya başlamıştı.
Buna karşın BRD, uluslararası hukuk açısından henüz tam egemenliğe sahip değildi. Resmî olarak hâlâ Batılı galip güçlerin askerî yönetimi altında bulunuyordu. Alman sorununun çözümsüzlüğü ve kendilerini uluslararası hukuk bakımından Almanya’nın temsilcisi olarak gören iki Alman devletinin varlığı nedeniyle BRD, siyasal açıdan emperyalist rakiplerine kıyasla çok daha zayıftı. Bloklar arası cepheleşme yüzünden BRD’nin diğer devletlerle diplomatik ilişkileri ve Batı Alman sermayesinin yurt dışındaki ticari ilişkileri, DDR’nin (Doğu Almanya’nın) varlığı ve onun uluslararası ilişkileri nedeniyle de oldukça sınırlıydı. Ayrıca Batı Alman emperyalizmi askerî bakımdan, NATO/ABD’nin koruyucu şemsiyesi altında bulunan bir cüce konumundaydı.
1955’te Bundeswehr’in kurulması, Almanya’nın askerî bir güç olarak eski gücüne yeniden kavuşması yönünde ilk adımdı; ancak bu başlangıçta yalnızca NATO çerçevesi içinde gerçekleşti. Özellikle İngiltere ve Fransa bu konuda son derece dikkatliydi ve durumun bu şekilde kalmasına özen gösterdiler.
Nisan 1951’de kurulan ve daha sonra Avrupa Birliği’ne (AB) giden yolun ilk adımı olan Montan Birliği, BRD emperyalizminin rakibi olan emperyalist güçler — özellikle de Fransa tarafından — Almanya’nın çelik ve madencilik sanayisini denetleme aracı olarak tasarlanmıştı; bir Avrupa “barış işbirliği” olarak değil. BRD emperyalizmi açısından ise bu, rakipleriyle eşit düzeyde anlaşmalar imzalayan, eşit haklara sahip bir güç olarak tanınması anlamına geliyordu. [10]

https://trotzalledem.org/category/schwerpunkt/deutsche-demokratische-republik/
DDR: Umutların kırılması / Umudun çöküşü
DDR’nin kurulmasıyla, kapitalist olmayan başka bir Almanya umudu olarak başlayan süreç, sosyalist bir devrim yolunu ve sosyalizmin inşasını uzun süre sürdüremedi. Bunun için yeterli sayıda komünist kadroya ve hedefleri net, ilkelerine sıkı sıkıya bağlı marksist-leninist bir partiye ihtiyaç vardı.
İşçi sınıfının en iyi, en ileri unsurlarını saflarında birleştiren ve halk demokrasisi diktatörlüğünden proletarya diktatörlüğüne geçiş mücadelesinde doğru bir çizgi geliştiren bir partiye ihtiyaç vardı. Almanya Komünist Partisi (KPD), Nazi rejimi altında en acımasız biçimde zulme uğrayan siyasal güçtü. Bu nedenle ve Nazi egemenliğine karşı verilen mücadelede çok büyük ölçüde güç kaybetmişti. İşçi sınıfıyla olan bağları ciddi biçimde zayıflamıştı. Bu yüzden, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ortaya çıkan olumlu anti-f­aşist temel ruh hâlinden, komünistlerden ziyade sosyal demokrasi yararlanabildi.
Savaşın sona ermesinin ardından, yeni başlangıç sürecinde komünist partinin kendi yeniden inşasını merkeze alması acil bir zorunluluktu. Bunu yaparken, sosyal demokrat partiden ve kendi safları içindeki sosyal demokrat eğilimlerden net ve kararlı bir biçimde ayrışması gerekiyordu. Bununla birlikte, sosyal demokratlarla eylem birliğini ve onlarla birlikte yürütülecek antifaşist cephe çalışmasını reddetmeden.
Ancak KPD’li komünistler, işçi sınıfı karşısına kendi programına sahip bağımsız bir parti olarak çıkmak yerine, sosyal demokrat partiyle birleşerek bir birlik partisi oluşturma yolunu seçtiler. Bu parti, Almanya Sosyalist Birlik Partisi (SED) adını aldı ve fiilen yalnızca SBZ’de (Sovyet İşgal Bölgesi) varlık gösterdi; Batı bölgelerinde ise var olmadı.
Anti-faşist güçlerin birliği adına KPD’nin SED içinde feshedilmesi yanlıştı. Anti-faşist güçlerin birliği için her şeyi birbirine karıştıran bir birlik partisine değil, bir anti-faşist cepheye ihtiyaç vardı. Böyle bir cephede, her anti-faşist parti kendi kimliği ve programıyla yer alma olanağına sahip olabilirdi.
Bu SED birlik partisinde, orta vadede adında sosyalist olan ama özü itibarıyla reformist ve revizyonist bir çizginin egemen olacağı daha en baştan belliydi. Çünkü KPD’nin SED içinde feshedilmesi yönündeki bu yanlış adım, düpedüz reformizm ve revizyonizmdi. [11] Yeni kurulan birlik partisi sosyalist bir parti değil, en iyi ihtimalle sol sosyal demokrat bir partiydi.
Sosyalist Sovyetler Birliği’nin Sovyet askerî yönetiminin varlığı ve SBZ’deki Sovyet işgali, Almanya’nın silahsızlandırılmış, barışçı, Nazilerden arındırılmış, merkeziyetçi olmayan demokratik bir devlet olarak gelişmesi için elverişli koşullar yaratmıştı; böyle bir devlet daha sonra sosyalizme doğru ilerleyebilirdi.
Sovyet komünistleri için açıktı ki, özellikle sosyalist bir devrim ihraç edilemezdi. Alman topraklarında sosyalizm, Alman proletaryasının kendi meselesiydi. Ayrıca Alman proletaryasının, Almanya’da Hitler’in iktidara gelişini engelleyememiş olduğunu da biliyorlardı. Alman proletaryasının çoğunluğunun, son ana kadar Nazi rejimini desteklemiş olduğunu da biliyorlardı. Bu nedenle izledikleri politika, kendi işgal bölgelerinde sosyalist bir kısmi devlet kurmaya yönelik değildi. Savaş sonrası Almanya için öngördükleri program Potsdam Anlaşması’nda belirlenmişti; üstelik bu anlaşma ABD ve Büyük Britanya’nın en üst düzey temsilcilerinin imzalarını da taşıyordu.
Batılı işgal güçleri kendi işgal bölgelerinde anti-komünist bir kısmi devlet yönelimine girip BRD’yi kurduklarında, Sovyetler Birliği de kendi işgal bölgesinde halk demokrasisine dayanan bir kısmi devlet olan DDR’nin kurulmasıyla karşılık verdi. Bu adım, Doğu Almanya’da sosyalist bir kısmi devletin ön aşaması olarak değil; genel seçimler sonucunda ortaya çıkacak birleşik, demokratik, silahsızlandırılmış, barışçı, Nazilerden arındırılmış ve merkeziyetçi olmayan bir Almanya içinde ortadan kalkması öngörülen geçici bir çözüm olarak düşünülmüştü.
Sovyetler Birliği bu politikayı 1952’nin ortalarına kadar ısrarla sürdürdü; ta ki Batılı işgal güçlerinin, Batı Almanya’yı komünizme karşı bir siper/karakol olarak bir kısmi devlet hâline getirme politikasından vazgeçmeyecekleri açıkça ortaya çıkana kadar.
Buna verilen tepki, SED’in 9-12 Temmuz 1952 tarihleri arasında yapılan 2. Parti Konferansı’nda ortaya çıktı. Bu konferansta, partinin temel örgütlerinde hiçbir tartışma yürütülmeden, yukarıdan aşağıya bir kararla DDR’de artık sosyalizmin inşasına başlandığı ilan edildi. DDR’de proletarya diktatörlüğünün kurulup kurulmadığı ve bunun ne zaman gerçekleştiği sorusu ise hiç gündeme getirilmedi. Halk demokrasisine dayalı iktidar, basitçe proletarya diktatörlüğünün bir biçimi olarak ilan edildi. Bu, DDR’de SED ile gerçek anlamda sosyalizme doğru bir gelişmenin mümkün olmadığını gösteren bir adımdı. Ancak, açıkça reformist-revizyonist bir çizgi izleyen ve üstelik bunu “sosyalizmin inşası” gibi yanlış bir bayrak altında sunan SED çizgisine karşı mücadele edebilecek bir komünist parti de ortada yoktu.
Yukarıdan bürokratik biçimde dayatılan “sosyalizmin inşası”nı izleyen ekonomik adımlar, işçiler ve emekçiler için daha fazla çalışma ve ücretlerin düşürülmesi anlamına geldi; bu da büyük bir hoşnutsuzluk ve direniş yarattı. İşçilerin dilekçeleri, grevleri ve protesto eylemleri, kendisini sosyalist olarak adlandıran sözde işçi ve köylü iktidarına verilen yanıt oldu. Batılı emperyalistler ve DDR içindeki ajanları açısından ise bu durum son derece elverişliydi.
Emekçilerin hoşnutsuzluğunu kendi amaçları doğrultusunda, DDR’yi istikrarsızlaştırmak için kullanmaya çalıştılar. 16 ve 17 Haziran 1953’te Berlin’de ve DDR’nin birçok başka kentinde, bir ayaklanmaya dönüşme potansiyeli taşıyan işçi gösterileri gerçekleşti. Ancak bu protestolar Sovyet ordusu tarafından silahlı güç kullanılarak bastırıldı. Bu olaylar, sözde sosyalist SED’in işçi sınıfı içindeki kitle tabanının ne kadar zayıf olduğunu açıkça gösterdi. Elbette revizyonistler bu felaketten doğru dersler çıkarmadılar.
DDR, bu önderlik altında sosyalizme doğru gelişmedi; tersine, giderek Sovyetler Birliği’nin sosyal-faşist bir uydu devletine dönüştü. Bu süreçte, DDR’nin varlığını tehdit eden Batı’nın sürekli ve yoğun baskısı ile Stalin’in ölümünden kısa bir süre sonra revizyonistlerin tam anlamıyla iktidarı ele geçirdiği SBKP’ye (KPdSU) SED’in bütünüyle bağımlı olması belirleyici bir rol oynadı.

Trotz alledem! Nummer 90, November 2022


BRD: “Yeni Doğu Politikası” yoluyla daha da güçlenme
Ağırlıklı olarak öğrenci kökenli, küçük burjuva-devrimci özellikler taşıyan 1968 kitle hareketi, BRD dâhil olmak üzere birçok Batı ülkesinde yerleşik düzeni sarsmıştır. Pek çok kurumun katılaşmış yapıları, dar kafalı davranış biçimleri ve insanlar arası ilişkiler sorgulanmış, kısmen de parçalanmıştır. BRD’de “baba kuşağının” Nazi geçmişi sorgulanmaya başlanmıştır.
Siyasal olarak ise, birçok Batı ülkesinde egemen burjuvaziler ve sosyal demokrat güçler bu toplumsal dönüşüm sürecinden yararlanmıştır. BRD’de CDU/CSU ile FDP’nin iktidarı sona ermiştir. Pek çok Batı ülkesinde sosyal demokratlar tarafından yönetilen hükümetler dönemi başlamıştır. Bu hükümetlerle birlikte “Yeni Doğu Politikası” da gündeme gelmiştir. Bu politika, “Doğu Bloku”na karşı sürekli askerî tehdidi de içeren açık çatışmacı ve saldırgan bir çizgi yerine, “ticaret yoluyla değişim” anlayışına dayanan daha ılımlı bir politikanın benimsenmesini öngörüyordu. “Doğu”nun daha önce defalarca önerdiği “barış içinde bir arada yaşama ve sistemler arası barışçıl rekabet”, artık yeni Doğu politikasının temelini oluşturacaktı. Burada “Doğu” kavramı, Doğu Bloku’nun yanı sıra Çin Halk Cumhuriyeti’ni de kapsıyordu.
Ekonomik bakımdan çok daha güçlü olan Batı ülkelerinin burjuvazileri, bu politika çerçevesinde ekonomik olarak daha zayıf Doğu Bloku ülkelerinin kaybedeceğini çok iyi biliyorlardı. Bu yeni “Doğu Politikası” ile daha önce Batı sermayesine kapalı olan ya da yalnızca çok sınırlı biçimde açık bulunan Doğu’nun pazarı açılacaktı. Ve ardından “değişim” gelecekti. Sosyal demokrat ağırlıklı Brandt hükümeti, bu politikanın en güçlü savunucularından biriydi. 1973 yılında, DDR’yi yok sayma politikası resmen de sona erdirildi. DDR ile BRD, birbirlerini fiilen devlet olarak tanıdılar. Her iki Alman devleti de Birleşmiş Milletler’e üye devletler olarak kabul edildi.
DDR yönetimi, 1974 yılında Almanya’nın tarafsız, barışçı ve demokratik bir ülkede yeniden birleşmesi politikasından vazgeçti. Buna paralel olarak, iki Alman ulusu teorisi ve DDR’de “sosyalist Alman ulusu” anlayışı geliştirildi. Böylece yeniden birleşme politikası bütünüyle BRD emperyalizmine bırakılmış oldu. DDR ile BRD arasında, BRD ile Polonya arasında, BRD ile Sovyetler Birliği ve ona bağlı tüm Doğu Avrupa ülkeleri arasında çok yoğun ticari ilişkiler başlamıştır.
Bu ticari ilişkilerde BRD neredeyse her zaman olumlu bir dış ticaret dengesi veren taraf oldu. Dünya çapında nüfuzunu ekonomik sızma yoluyla artırma konusunda usta olan Batı Alman emperyalizmi, yeni Doğu politikası sayesinde olağanüstü ölçüde güçlendi. Emperyalist büyük güçler arasındaki konumunu sağlamlaştırdı ve uzun yıllar boyunca hatta “dünya ihracat şampiyonu” [12] oldu. Ekonomik bakımdan Avrupa’daki en güçlü emperyalist büyük güç haline geldi ve Almanya’nın Fransa ile birlikte başat güç olduğu, kendisinin ise en fazla yarar sağladığı AT’nin (Avrupa Topluluğu) AB’ye (Avrupa Birliği) genişleme sürecini ileriye taşıdı.
SPD/FDP hükümetleri tarafından başlatılan yeni Doğu politikası, 1970’lerin başında şiddetle karşı çıkılmış olmasına rağmen, Kohl/Genscher hükümeti tarafından kesintisiz biçimde sürdürülmüştür.

Französisch kämpfen ist angesagt


Ve DDR’nin onursuz sonu: BRD tarafından “barışçıl” düşmanca devralınma
Alman emperyalizmi, uzun bir süredir BRD emperyalizmi olarak Üçüncü Reich’ın izinden giden emperyalist bir büyük güç konumuna gelmişti. Ancak Almanya’nın bir bölümü hâlâ ayrı bir devletti ve 1974’ten bu yana Batı ve Doğu Almanya’nın yeniden birleşmesi hedefinden vazgeçmişti. Bütün Almanya’yı kapsayan birleşik bir devlet mevcut değildi. Her iki Alman devleti de uluslararası hukuk açısından hâlâ tam egemen devletler sayılmıyordu. Tam bir devlet egemenliğine sahip değillerdi.
Uluslararası hukuk açısından bir özne olarak var olmayan “Almanya” ile İkinci Dünya Savaşı’nın galip güçleri arasında bugüne kadar herhangi bir barış antlaşması imzalanmamıştı. Eskiden sosyalist olan Sovyetler Birliği, 1950’lerin ortalarından itibaren revizyonistlerin egemenliği altında sosyal-faşist, sosyal-emperyalist bir büyük güce dönüşmüştü. Doğu Bloku’nun lider gücüydü. Sovyetler Birliği’nin politikasındaki her değişiklik, tüm Doğu Bloku’nda bir değişiklik anlamına geliyordu.
Sosyal-emperyalist Sovyetler Birliği, dünya egemenliği mücadelesinde ABD emperyalizminin öncülük ettiği Batılı emperyalist büyük güçlerin başlıca rakibiydi. Bu mücadelede Batılı emperyalistler, Sovyetler Birliği’ni ölümcül, nükleer boyutları da olan bir silahlanma yarışına sürüklediler.
Bu yarış, Sovyetler Birliği’ni 1980’lerin sonlarında ekonomik çöküşün eşiğine getirdi.
Giderek yaygınlaşan özel-kapitalist mülkiyet ilişkileri, bunların düzenleyici bir kapitalist piyasa ekonomisi olmaksızın var olması; devlet ve kolektif mülkiyetin kişisel çıkar için yağmalanmasıyla birleşen yaygın yolsuzluk; eksik ya da gerçek koşullarla tamamen bağdaşmayan ekonomik planlar vb. etkenler, ekonomik çöküşü büyük ölçüde hızlandırdı.
Siyasal koşullar açısından bakıldığında ise, nüfus içinde sisteme yönelik hoşnutsuzluk giderek arttı. Özellikle sosyal-faşist baskıya ve mutlak keyfîliğe karşı muhalefet yükseldi; “demokrasi” çağrıları giderek daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Batılı medyanın hararetle işleyen propaganda makinesi ise Batı’yı, yeryüzünde bolluk içindeki mallarla dolu demokratik bir cennet olarak pazarlıyordu.
BRD-DDR ilişkileri açısından bakıldığında, BRD’deki akrabaların DDR’ye gönderdikleri “Batı paketleri”, “kıtlık ekonomisi” ile özdeşleştirilen “sosyalizme” karşı en ikna edici propaganda aracıydı.
Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Avrupa’daki tüm uydu devletlerde, zamanla açıkça Batı’ya yönelen ve Batı tarafından desteklenen “reformcu güçler” ortaya çıktı. Devletin baskı aygıtı artık her şeyi bastıramaz hale geldi ve bazı “özgürlüklere” izin vermek zorunda kaldı.

DDR’de işçilerin ve emekçilerin yaşamını etkileyen “kıtlık ekonomisi”, esas olarak birçok lüks tüketim malının eksikliği; narenciye ve muzun bulunmaması; her yurttaş için özel otomobilin olmaması; Batı’daki gibi turistik seyahat olanaklarının bulunmaması; günlük ihtiyaç maddelerinde, örneğin diş macununda olduğu gibi, onlarca marka arasından seçim yapma imkânının olmaması anlamına geliyordu. Birçok DDR yurttaşı, Doğu Alman devletinin tasfiye edilmesiyle birlikte bunu fark etti.
Bir günden diğerine, DDR’de “çalışma hakkı”nın var olduğunu ve işsizliğin bulunmadığını deneyimlediler.
DDR’de her yurttaşın konut hakkına sahip olduğu ve herkesin gelirinin yaklaşık yüzde 10–15’iyle bir ev kiralayabildiği gerçeğinin farkına vardılar. Ayrıca DDR’de toplu taşıma bilet fiyatlarının, Batı’daki fiyatlarla karşılaştırıldığında oldukça uygun olduğunu tespit ettiler.
Özellikle DDR’li kadınlar Batı’da acı deneyimler yaşadılar. DDR’de kadınların erkeklerle eşitliği çok daha ileri bir düzeydeydi. Kadınların çalışma hayatına katılması olağan bir durumdu. Her çocuk için kreş ve anaokulu yeri mevcuttu. Kürtaj hakkı yasayla güvence altına alınmış ve yasal hale getirilmişti.
DDR Anayasası’nda şu ifadeler yer alıyordu:
“1. Yurttaşın hakları: Madde 7 — Kadın ve erkek eşit haklara sahiptir. Kadının eşitliğine aykırı olan tüm yasalar ve düzenlemeler yürürlükten kaldırılmıştır.”

DDR’de kiliseler, burjuva-muhalif güçler için güvenli bir sığınak rolünü oynadı. Sovyet cumhuriyetlerinde ve Yugoslavya gibi Doğu’nun diğer çok uluslu devletlerinde ise, egemen ulusun güçlenen milliyetçiliğine karşı bağımsızlık talepleriyle ortaya çıkan ulusal hareketler gelişti.
Bu gelişmeler, kendilerini hâlâ komünist ya da sosyalist olarak adlandıran tüm iktidardaki revizyonist partiler üzerinde de etkisini gösterdi. Egemen partiler içinde, açıkça yaklaşmakta olan çöküşü parti ve toplum içindeki reformlarla durdurmak isteyen fraksiyonlar ortaya çıktı.

Gorbi, Gorbi… ve çöküş
11 Mart 1985’te Mihail Sergeyeviç Gorbaçov, SBKP’nin (KPdSU) Genel Sekreteri seçildi. Ağustos 1991’in sonunda Yeltsin yönetimindeki Rus hükümeti tarafından SBKP’nin yasaklanıp dağıtılmasına kadar, bir zamanların görkemli Bolşevik Komünist Partisi’nin son genel sekreteri olarak görev yaptı. Gorbaçov, Mart 1990’dan Aralık 1991’e kadar, o tarihte artık fiilen var olmayan Sovyetler Birliği’nin de son devlet başkanıydı: Sonunda içten içe çürümüş ve kendi içine çökmüş sosyal-emperyalist bir imparatorluğun mezar kazıcısı.
Gorbaçov, Sovyetler Birliği için öngördüğü programı iki ana sloganla özetledi: Glasnost (açıklık) ve Perestroyka (yeniden yapılanma). Glasnost, düşünce özgürlüğü ve çoğulculuğa yönelik bir taahhüttü. Bu, Batılı emperyalist güçlere Sovyetler Birliği’ni artık bir rakip ve düşman olarak değil; onlara benzeyen, düşünce özgürlüğü, demokrasi vb. konularda onlardan öğrenmek isteyen bir ülke olarak görmeleri yönünde yapılmış bir teklifti. Bunun için onların yardımına ihtiyaç olduğu ifade ediliyordu. Aynı zamanda bu, Sovyetler Birliği içindeki açıkça burjuva ve Batı yanlısı muhalefete de bir teklifti: “komünist” tek parti iktidarından kurtulmak ve ülkeyi Batı’daki türden bir demokrasiye dönüştürmek üzere imparatorluğu birlikte dönüştürme çağrısıydı.
Perestroyka ise, giderek daha fazla özel-kapitalist unsur barındıran devlet-bürokratik kapitalist bir ekonomiden, “sosyal piyasa ekonomisi”ne geçiş programıydı. Bu, bütünüyle sosyal demokrat bir programdı. Ancak yine de “reforme edilecek sosyalizm” adı altında sunuluyordu. Buna benzer bir reform programının etiketi, 1968’de Çekoslovakya’daki “Prag Baharı” sırasında Aleksander Dubček tarafından “insan yüzlü sosyalizm” olarak kullanılmıştı. O dönemde bu program için ortaya çıkan hareket, Sovyet ordusunun yardımıyla kan içinde boğulmuştu.
Ancak bu kez girişim Sovyetler Birliği’nin kendisinden geldi. Bu program başlangıçta Batılı emperyalistler tarafından kuşkuyla izlendi. Fakat SBKP içindeki parti ve devlet bürokrasisinde yer alan, iktidarları hedef alınan “ortodoks” güçlerin direnişine rağmen ilk adımlar hayata geçirilmeye başlandığında, Gorbaçov ve onun fraksiyonunun bu konuda ciddi olduklarını fark ettiler. Bunun üzerine Gorbaçov, Soğuk Savaş’ı sona erdirebilecek kişi olarak Batı’da, kendi ülkesinde gördüğünden çok daha fazla ilgi gördü ve adeta el üstünde tutulup yüceltildi.
Uydu devletlerde, Sovyetler Birliği’ndeki bu gelişme; hem Batı yanlısı burjuva muhalif güçler hem de açıklık ve yeniden yapılanma yoluyla katılaşmış koşulların değişmesini ve sosyalizmin yenilenmesini umut eden sol muhalifler tarafından memnuniyetle karşılandı ve benimsendi.
İktidardaki bürokratik elitler, güçlerini kaybetme korkusu yaşadıkları için bu gelişmeden hiç hoşnut değillerdi; ancak elbette “büyük ağabeye” açıkça karşı çıkmadılar.
Dış politika açısından bu program, bloklar arasındaki düşmanlığın azaltılmasını, işbirliğinin güçlendirilmesini ve ikili ile çok taraflı ilişkilerin yoğunlaştırılması yoluyla mevcut sorunların ele alınıp çözülmesini öngörüyordu. Bu sorunlardan biri de çözüme kavuşturulamamış olan “Alman sorunu”ydu.
Gorbaçov’un Glasnost ve Perestroyka politikası, DDR’de emekçiler arasında hızla büyüyen bir destek buldu. KPdSU Genel Sekreteri, DDR’nin kuruluşunun 40. yıldönümü vesilesiyle Ekim 1989’da Berlin’e devlet ziyareti gerçekleştirdiğinde, kitleler coşkuyla “Gorbi… Gorbi…” diye haykırıyordu.
Kitleler onu adeta bir pop yıldızı gibi karşıladı! Devlet elitinin planladığı, alışıldık ve örgütlü resmî övgü gösterileri ise geri planda kaldı. Bu durum, Glasnost ve Perestroyka politikasını reddeden devlet yönetimine karşı muhalif kitlelerin açık bir meydan okumasıydı. Çünkü kapitalizme açık bir geçiş, doğal olarak DDR devletinin ve onun elitlerinin varlığını gereksiz kılacaktı. [13]
Gorbaçov’un devlet ziyaretinin ardından, DDR’de reform talepli gösteriler olağanüstü ölçüde arttı. Muhalefet, gösterilerin barışçıl geçmesine büyük özen gösterdi. “Şiddete hayır” en önemli sloganlardan biriydi. “Biz halkız” ise, bu gösteriler bastırılmaya çalışıldığında kime karşı harekete geçileceğini yönetenlere hatırlatmayı amaçlayan merkezi slogandı.
DDR yurttaşlarının bir kısmı hoşnutsuzluklarını ve değişim isteklerini eylemlerle dile getirirken, diğerleri “ayaklarıyla oy verdiler”. DDR, 1989’un ikinci yarısında “Duvar”ın [14] inşasından bu yana en büyük cumhuriyetten kaçış dalgasını yaşadı. Binlerce DDR yurttaşı, “kardeş ülkelerde” yaptıkları tatilleri kullanarak üçüncü ülkeler üzerinden BRD’ye kaçtı.
Ve çöküş
DDR’nin itibarsız sonu, çok kısa bir süre içinde şu aşamalar üzerinden gerçekleşti:
*DDR elitleri içindeki iktidar mücadeleleri. Devlet başkanı Honecker’in 18 Ekim 1989’da Egon Krenz tarafından görevden alınması.
*4 Kasım’da Berlin Alexanderplatz’da gerçekleştirilen kitlesel gösteri.
*Bir yanlış anlaşılma sonucu gerçekleşen “Duvarın Yıkılışı”: Berlin Duvarı’nın 9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece açılması.
*Yeni kurulan Modrow hükümetinin, hükümet temsilcileri ile DDR muhalefeti temsilcilerinin eşit haklarla bir araya geldiği “Merkezî Yuvarlak Masa” (Zentraler Runder Tisch) tarafından denetlenmesi.
*Stasi aygıtının dağıtılması, kitle eylemleriyle zorla kabul ettirildi.
*Eylemlerde ve kamusal alanda siyasi yönelimin giderek değişmesi: “Biz halkız” yerine “Biz tek bir halkız”. DDR devletinin siyasal sisteminde değişiklikler yapılması ve BRD’nin yanında daha iyi bir DDR talep etmek yerine, artık tek bir Alman devleti içinde yeniden birleşme siyasi gündemin merkezine alındı. Bu da tamamen Batı Alman emperyalizminin çıkarlarına uygun bir doğrultudaydı.
DDR’nin bu hızlı çöküşü karşısında Batı Alman burjuvazisi, daha DDR’deki gösteriler başlamadan önce hazırlanmış olan konfederasyon yoluyla birleşme planını bir kenara bırakır ve barışçıl bir yoldan düşmanca devralma yönünde rota alır. “Bir araya ait olan, birlikte büyür.”
Çökmekte olan bir devletin son ayları
Federal Almanya Cumhuriyeti, 7 Şubat 1990’da DDR’ye bir ekonomik ve parasal birlik vaadinde bulundu. Alman Markı ortak para birimi olacaktı. Bunun üzerine DDR yurttaşları gösterilerde hemen şu sloganı haykırmaya başladılar: “DM bize gelmezse, biz DM’ye gideriz!”
DDR’de son Halk Meclisi (Volkskammer) seçimleri 18 Mart 1990’da yapıldı. Bu seçimlerden CDU / Almanya İçin İttifak (Allianz für Deutschland) yüzde 40,8 oyla açık ara en güçlü parti olarak çıktı. SED’in halef partisi olan PDS (Demokratik Sosyalizm Partisi) ise yüzde 14,6 oy aldı.
12 Nisan 1990’da CDU/DA (Almanya İçin İttifak) hükümeti kuruldu ve Lothar de Maizière başbakan oldu. Böylece DDR, planlanan ve sözde 2 + 4 görüşmeleri için artık serbest seçimlerle belirlenmiş bir müzakereciye sahipti: 2: BRD (Batı Almanya) ve DDR (Doğu Almanya) 4: Sovyetler Birliği, ABD, Büyük Britanya ve Fransa.
Görüşmelerin farklı formatlarda başlaması.
Halk Meclisi’nin (Volkskammer) 17 Haziran 1990 tarihinde Treuhand’ın kurulmasına ilişkin kararı.
Treuhandanstalt, 1 Temmuz 1990 tarihinde 7.894 halk mülkiyetindeki işletmeyi (VEB) devraldı. Bu işletmelerde 4 milyon kişi çalışıyordu; bu da DDR’deki toplam işgücünün yaklaşık %40’ına denk geliyordu. Ayrıca Treuhand, DDR topraklarının yarısından fazlasını kapsayan bir alan üzerinde tasarruf yetkisi elde etti.
1 Temmuz: Para birliği. Alman Markı (DM) ortak para birimi oldu.
DDR Markı’nın 1:1 oranında DM’ye çevrilmesi, DDR’de faaliyet gösteren tüm partilerin programlarında talep edilmesine rağmen, hayata geçirilmedi.
Tam egemenlik
12 Eylül 1990: Moskova’da 2+4 Antlaşması imzalandı.
“Almanya ile ilgili nihai düzenlemeye ilişkin Antlaşma” olarak adlandırılan bu anlaşma, bir tarafta Almanya Federal Cumhuriyeti (BRD) ile Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR), diğer tarafta ise Fransa, Sovyetler Birliği, Büyük Britanya ve ABD arasında yapıldı. 15 Mart 1991 tarihinde yürürlüğe giren bu antlaşma, “Dört Gücün Almanya üzerindeki hak ve sorumluluklarını” kesin olarak sona erdirdi. Böylece Almanya, uluslararası hukuk öznesi olarak tam egemenliğini ancak 15 Mart 1991 tarihinde elde etti.
Bu antlaşmayla, Almanya’nın sınırları BRD + DDR sınırları olarak kesin biçimde tescil edilmiş, böylece Almanya’nın birleşmesinin yolu açılmıştır.
Bu antlaşmaya götüren müzakerelerde, antlaşma metninde yer almayan ancak bağlayıcı nitelikte olan kesin taahhütler de verilmiştir.
O dönemde hâlâ varlığını sürdüren Sovyetler Birliği için, antlaşmayı imzalayan taraflardan biri olarak, bir ön koşul şuydu: NATO üyeliğinin DDR topraklarını kapsayacak şekilde genişlemesi kabul edilecek, ancak NATO’nun doğuya doğru daha fazla genişlemesi kesin olarak dışlanacaktı. Bu, Sovyetler Birliği’nin Almanya’nın birleşmesini kabul etmesinin temel şartıydı. Bunun zaman içinde neye dönüştüğünü ise bugün hepimiz biliyoruz.
Eski Varşova Paktı’na üye olan tüm devletlerin (Ukrayna hariç) NATO’ya katılması. Bunların arasında Baltık bölgesindeki eski Sovyet cumhuriyetleri ile Yugoslavya’nın ardıl devletleri de bulunmaktadır. 22 Temmuz 1990 tarihinde ise, Halk Meclisi (Volkskammer) tarafından hiçbir ciddi tartışma olmaksızın kabul edilen bir yasa ile (“Eyaletlerin yeniden kurulması yasası – Ländereinführungsgesetz”), DDR’deki ilçe (bezirks) idari sınırları yeniden düzenlendi.
Beş yeni federal eyalet oluşturuldu: Brandenburg, Mecklenburg-Vorpommern, Saksonya, Saksonya-Anhalt ve Thüringen. Bu adım, DDR’nin (Doğu Almanya’nın) Federal Almanya Cumhuriyeti’ne (BRD) Anayasa’nın 23. maddesi (§ 23 GG) uyarınca katılımını (ilhakını) gerçekleştirebilmek için zorunluydu.
1990 yılında, DDR’nin BRD’ye katılımını gerçekleştirmek amacıyla DDR ile BRD arasında, birlikle ilgili tüm olası konular hakkında ayrıntılı müzakereler yürütüldü. Bu görüşmeler, 31 Ağustos 1990’da imzalanan kapsamlı “Birleşme Antlaşması” ile sonuçlandı. Birleşme tarihi olarak 3 Ekim 1990 belirlendi.
DDR Halk Meclisi (Volkskammer), 20 Eylül 1990 sabahı yapılan oylamada 299’a karşı 80 oyla Birleşme Antlaşması’nı kabul etti. Aynı gün, Federal Almanya Parlamentosu (Bundestag) da 442’ye karşı 47 oyla antlaşmayı onayladı. 21 Eylül’de ise Federal Konsey (Bundesrat), antlaşmayı oybirliğiyle kabul etti.
II. Dünya Savaşı’nın sonucunun revizyonu
Böylece bir zamanlar DDR olan Doğu Almanya, kaybedilen II. Dünya Savaşı’ndan 45 yıl sonra, Alman emperyalizmi tarafından “Heim ins Reich” (Yuvaya dönüş) sloganıyla yeniden kendi bünyesine katıldı. II. Dünya Savaşı’nın sonucu fiilen tamamen revize edilmiş oldu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra yere serilmiş durumda olan Alman emperyalizmi, yeniden tüm görkemiyle ve güçten taşar hâlde sahneye çıktı. DDR’nin de bu şekilde “Heim ins Reich” yoluyla geri alınması sayesinde daha da güçlenen Almanya, tam devlet egemenliğini (tam egemenliğini) yeniden kazanmış oldu.
Alman emperyalizminin bazı özellikleri
Alman emperyalizmi, dünyanın en güçlü ekonomilerinden birine sahiptir. Ancak bu ekonomi, her kapitalist ekonominin yapısında bulunan genel zayıflıkların ötesine geçen, hassas ve kırılgan bazı özel zayıflıklara da sahiptir:
Alman emperyalizmi, enerji ve hammaddeler bakımından yurtdışına güçlü biçimde bağımlıdır. Kendi petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip değildir ve nükleer enerjiden çıkmıştır. Yenilenebilir enerji kaynaklarıyla da enerji ihtiyacını karşılayamamaktadır.
Az sayıda hammaddeye sahiptir; nadir toprak elementleri, lityum vb. yoktur. Elbette bunları dünya pazarından satın alabilir. Ancak bu konudaki hareket alanı, küresel siyasal konjonktür tarafından sınırlandırılmaktadır.
Bu nedenle Alman burjuvazisi, görece ucuz Rus doğalgazının Nord Stream I boru hattı üzerinden taşınmasının zor yoluyla engellenmesini ve neredeyse tamamlanmış olan Nord Stream II’nin ABD emperyalizmi tarafından devre dışı bırakılmasını çaresizce izlemek zorunda kaldı. Bunun yerine, ABD’den gelen daha pahalı sıvılaştırılmış doğalgazın (LNG) kabul edilmesine razı olmak zorunda kaldı.
Hammadde temininde, sessizce ilerleyen, herkesle ticaret yapan yöntemi ve “iyi emperyalist” imajı ona uzun süre büyük avantaj sağladı.
Yirminci yüzyılın en korkunç endüstriyel soykırımından sorumlu olan Alman burjuvazisi, özellikle 1970’lerin ortalarından itibaren, suç dolu geçmişi için açıkça özür dileyen, pişman bir egemen sınıf görüntüsü sergiledi. Her soykırım için büyük bir anıt, her suç için bir anma mekânı: Almanya, “hafıza kültürünün ülkesi” hâline geldi.
Bu sayede Almanya, dünya çapında geçmişiyle hesaplaşan bir güç ve aynı zamanda iş yaptığı ülkelerin yöneticilerine ahlak dersi veren bir “ahlaki otorite” olarak ortaya çıktı. Elbette bu tutum, ticari ilişkilere zarar vermediği sürece ve o ölçüde geçerliydi. Almanya bu politika sayesinde uzun süre yol aldı.

Almanya ve Avrupa Birliği
“Dönüm noktası” (Zeitenwende) sonrasında sergilediği saldırgan tutum nedeniyle, Alman emperyalizmi için “Doğu” ülkelerinde ve kısmen küresel Güney’de ekonomik anlaşmalar yapmak, bu yolla yüksek kârlar elde etmek ve siyasal etkisini genişletmek giderek daha zor hale gelmektedir.
Alman emperyalizmi ne kadar saldırgan davranırsa, ekonomik olarak o kadar zayıflamaktadır, çünkü etki alanı ve manevra imkânları daralmaktadır.
Alman emperyalizmi, tek başına ve kendi başına hareket ederek, gerektiğinde kendinden daha güçlü emperyalist rakipleri olan ABD, Çin ve Rusya’ya, hatta Japonya’ya, Fransa’ya ve Büyük Britanya’ya karşı çıkarlarını dayatabilecek güçte değildir. Bu nedenle hâlâ ittifaklara bağımlıdır. Alman emperyalizmi, ABD’nin başını çektiği Batı ittifakına sıkı biçimde bağlıdır ve ABD’nin lider güç rolünü kabul etmektedir.
Alman emperyalizmi, elbette belirleyici lider güçlerden biri olma iddiasını genişletmek isterdi. Ancak bunun için gücü yeterli değildir.
Bu nedenle, Fransız emperyalizmiyle uyum içinde hareket ederek, AB’yi ABD, Çin ve Rusya’ya karşı denk bir rakip haline getirmeye çalışmaktadır. Avrupa Birliği, Avrupa halklarına bir barış projesi olarak pazarlanmaktadır. Oysa gerçekte AB, başından sonuna kadar gerici ve emperyalist bir projedir; Fransız ve Alman emperyalizminin, diğer büyük güçlere karşı bir denge oluşturmak, dünya egemenliği mücadelesinde Avrupa’daki güçleri Fransa-Almanya ekseni etrafında toplamak amacıyla hayata geçirilmiştir. Tüm çabalara rağmen Avrupa Birliği, “Avrupa Birleşik Devletleri”ne dönüşmeyecektir.
Avrupa Birliği karşısındaki tutumumuz şudur: Emperyalist AB’nin, proletarya devrimleri yoluyla parçalanması!

Irkçı-faşist göç politikası
Alman emperyalizmi için bir diğer merkezi handikap, Almanya’daki demografik gelişmedir. Doğum oranlarının düşmesi ve ortalama yaşam süresinin uzaması nedeniyle Alman toplumu giderek “yaşlanmaktadır”. Nüfusun yaklaşık dörtte biri 65 yaşın üzerindedir.
Bu yaş grubunun sayısı her yıl artarken, 15 yaş altındaki nüfus grubu giderek azalmaktadır.
Dolayısıyla Almanya’da çalışan nüfusun genç kuşakları ciddi biçimde eksiktir. Net göç, toplumun yaşlanmasını görece yavaşlatan tek etkendir. Almanya uzun zamandır bir göç ülkesidir.
Nüfusun yaklaşık dörtte biri göç geçmişine sahip insanlardan oluşmaktadır. Bu bir gerçektir. Göç geçmişi olan insanlar olmadan Almanya ayakta kalamaz. Ancak kendilerini “öz Alman” olarak gören azımsanmayacak sayıda ırkçı, bu gerçeği reddetmekte ve göçmen kökenli insanları, uzun süredir Alman vatandaşlığına sahip olsalar bile, “Almanya’ya ait olmayan yabancılar” olarak görmektedir.
Neredeyse tüm burjuva siyasetçiler ve partiler, açık faşist ve ırkçılardan başlayarak CDU’dan SPD’ye, Yeşillerden FDP’ye, Linke’den BSW’ye kadar, göçmenlere karşı ırkçılığı körüklemektedir.
Fiilen, Anayasa’da (Grundgesetz) güvence altına alınmış olan siyasal iltica hakkı, uzun zamandır fiilî olarak ortadan kaldırılmıştır. Burjuva siyasetteki ortak mutabakat, sınırların “yasadışı göçe” kapatılması ve belgesiz göçmenlerin derhal sınır dışı edilmesi yönündedir. Buna karşılık, çeşitli nedenlerle kaçmak zorunda kalan insanlar için yasal göç yolları neredeyse imkânsızdır.
Irkçılık, Alman burjuvazisinin elinde toplumu daha da bölmek, göçmen kökenli insanları sürekli baskı altında tutmak ve denetim altına almak için kullanılan keskin bir silahtır.
Biz komünistler için “Sınırlar açılsın! Herkes için oturma hakkı!” sloganı, tek doğru tutumu ifade etmektedir. Hangi gerekçeyle olursa olsun göçün sınırlandırılması üzerine yürütülen her tartışma, Alman şovenist ve ırkçı bir insan anlayışının, kaçmak zorunda kalan insanlara yönelik insanlık dışı bir yaklaşımın ifadesidir.
Almanya: Militarizm ve Nazizm
Militarizm, Alman emperyalizminin tarih boyunca üzerine kurulduğu ve büyüdüğü ideolojik temel sütunlardan biridir. Askerî disiplin, sporun bir tür “askerî eğitime hazırlık” olarak görülmesi, otoriteye körü körüne itaat, memur devleti anlayışı, mutlak devlet sadakati vb. unsurlar, Alman tarihindeki “Almanlık” anlayışının genetik kodlarıdır ve bunlar insanlara küçük yaştan itibaren aşılanmıştır.
Kaybedilen I. Dünya Savaşı, acımasız bir revanşizm –yani “kaybedilen tüm toprakların geri alınması” hedefini– tüm siyasal muhaliflere karşı şiddetle körükledi. Aynı zamanda Yahudi ve komünist düşmanlığında da büyük bir artış yaşandı. Nazizm, faşizmin Almanya’ya özgü biçimidir ve temelini bu Almanlık “genetik kodları”ndan almıştır.
Nazi İmparatorluğu’nun, başta Kızıl Ordu ve Sovyetler Birliği halkları olmak üzere, Anti-Hitler Koalisyonu’nun müttefik güçleri tarafından yıkılmasıyla birlikte, Nazi Partisi ve ona bağlı tüm yapılar derhal yasaklandı. Aynı zamanda, Almanya’da bir daha asla Naziler gibi ırkçı-faşist bir partinin iktidara gelmemesini sağlamak amacıyla çok sayıda yasak ve düzenleme yürürlüğe kondu. Bir daha Alman topraklarından savaş çıkmamalı ve Auschwitz bir daha asla mümkün olmamalıydı.
Çoğunluğu Führer’in “mucize silahına” ve “nihai zafere” inanan, 15–16 yaşındaki çocukları bile son yedek olarak savaşa süren bir halk, bu yasaklar yoluyla Nazizm’den arındırılmalı (denazifikasyon) ve yeniden eğitilmeliydi. Savaş öncesi ve savaş yıllarının, “halktan olmayan unsurlardan arındırılmış!” Alman halkının büyük çoğunluğu için bu “korkunç son”, derin bir şok anlamına geliyordu.
Bu kuşaktan birçok insan, kurtuluştan sonra yaşanan yoksulluğun, yenilginin, Alman İmparatorluğu’nun yıkılmasının ve Doğu Avrupa’daki eski Alman topraklarından milyonlarca etnik Alman’ın “kaçışı ve sürülmesinin” sorumluluğunu Nazi önderlerine yükledi. Kendi sorumluluklarını ise göz ardı ettiler; Batı Almanya’da neredeyse hepsi denazifiye edilmiş sayıldı ve “Persil belgesini” (aklanma belgesi) almış oldular.
Nazi kadrolarının büyük bir bölümü –Reichswehr, SA ve SS içinde, bürokraside, devlet dairelerinde ve kamu yönetiminde– kendilerini “emir alan konumda oldukları” gerekçesiyle savundu. Sonunda tüm suç Hitler’e yüklendi. O da teslimiyetten önce intihar ettiği için, mesele kapanmış sayıldı. Nazi hiyerarşisinin en üst kademelerinde yer alan üst düzey cellatlardan yalnızca çok azı yargılandı ve mahkûm edildi.
Geri kalanlar ise, Batı’da devletin yeniden inşasında, “özgürlükçü-demokratik” Batı dünyasının saygın üyeleri olarak yeniden kullanıldı. Doğu Almanya’da ise, en azından eski NSDAP üyeleri, hangi düzeyde olurlarsa olsunlar, her türlü yönetici pozisyonundan uzak tutuldu.
Ancak Almanya’nın her iki bölümünde de, Nazi-faşizmi ve “Almanlık” kodları, galip güçler tarafından zorla susturulmuştu. Buna rağmen, Nazi egemenliğinden kurtuluşu aşağılayıcı bir yenilgi olarak gören halkın önemli bir kesiminde bunlar her zaman gizil olarak varlığını sürdürdü ve “yoldaşlık buluşmaları” gibi çeşitli vesilelerle tekrar tekrar gün yüzüne çıktı.
Savaş sonrası kuşak ise, Batı’da gerici burjuva “demokrasisinin”, Doğu’da ise önce “halk demokrasisinin”, ardından “sosyalizmin”, yukarıdan devlet ve toplum aklı (raison d’état) olarak dayatıldığı; Nazi propagandasının yasaklandığı bir toplumun içine doğdu. Çoğu ailede geçmiş hakkında konuşmak tabuydu.
Bu tabu, savaş sonrası kuşağın taşıyıcısı olduğu 1968 öğrenci hareketi tarafından radikal biçimde kırıldı. Böylece geçmişin sivil toplum tarafından tartışma konusu yapıldığı bir dönem başladı. Savaş öncesi ve savaş kuşağı ile savaş sonrası kuşağın, toplumsal-siyasal açıdan bütünüyle farklı ortamlarda sosyalleşmiş olmaları, “Almanlık” genetik kodlarının aktarımı ve etkisinde bir kopuşa yol açtı.
Almanya’nın savaş sonrası toplumu, savaş sonrası kuşak açısından, militarist olmaktan ziyade pasifist, faşist olmaktan ziyade demokratik, otoriteye körü körüne bağlı olmaktan ziyade bireyci ve eleştirel bir nitelik taşıyordu.
Burjuvazinin büyük bir kısmı için – Nazi devlet iktidarına karşı çıkmış ve ona karşı mücadele etmiş burjuvaların sayısı son derece azdı – [15] Nazi Almanya’sının “yenilgisi”, Nazilerin aslında en uygun tercih olmadığını göstermişti. Çünkü Nazi egemenliği, günün sonunda Alman emperyalizminin çöküşüne yol açmıştı. Bu nedenle onlar “mutasyona uğrayarak” demokrat oldular, hatta kendilerini antif­aşist olarak tanımlamaya başladılar.
Bu dönüşüm, onların “yeniden dirilişlerinin” temelini oluşturdu. Kişisel biyografilerinde ve şirket tarihlerinde, o on iki yıl âdeta hiç yaşanmamıştı. Burjuvazinin bu büyük kesimi –yani o dönemin dede ve baba kuşaklarının torunları– bugün ise, Nazi egemenliğinin sürdüğü o on iki yılı da kapsayacak şekilde, kendi şirket tarihlerinin araştırılması için çalışmalar ve projeler sipariş etmektedir.
Faşizme, sağ tehlikeye vb. karşı büyük paralar harcayarak geniş çaplı ilanlar yayımlıyorlar. “Sağa” ve açıkça faşist partilere karşı düzenlenen gösterilerde de boy gösteriyorlar. Açıkça faşist olmayan tüm burjuva partileri kapsayan siyasal temsilcileri ise, açık faşist siyasal rakiplerine karşı mücadele ettiklerini ileri sürerek kendilerini faşizme karşı öncü güçler olarak sunuyorlar.
Faşizme karşı verdiklerini iddia ettikleri mücadele, yalnızca bir ikiyüzlülüktür. Çünkü faşizmin, bizzat onun ürünü olduğu kapitalizmle olan bağını gizlemektedirler. Biz komünistler bu bağlamda şunu söylüyoruz: “Kapitalizmden söz etmek istemeyen, faşizmden de söz etmemelidir!”
Almanya, galip güçler tarafından nasıl “Nazilerden arındırıldıysa” (denazifikasyon), aynı şekilde silahsızlandırıldı da. Almanya’nın her iki bölümünde de, yeni kurulan devletlere başlangıçta kendi silahlı kuvvetlerini oluşturma yasağı getirilmişti. Bu izin verildiğinde ise — önce Federal Almanya Cumhuriyeti’nde (BRD), buna tepki olarak da Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde (DDR) — bu ordular başlangıçta küçük tutuldu ve ittifak güçlerine bağımlı ordular olarak ele alındı (Batı’da NATO’ya, Doğu’da Varşova Paktı’na bağlı).
Galip güçler, güçlü bir Alman askeri gücünün ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. Bu nedenle DDR ve BRD’nin orduları, bağımsız olarak bir saldırı savaşı yürütebilecek kadar güçlü değildi.
Batı Alman emperyalizmi açısından dayatılan bu “askerden arındırma” durumu, o dönemdeki “barışsever güç” konumunu — askeri operasyonlarla değil, ekonomik sızma yoluyla yayılmayı esas alan çizgisini — pek de rahatsız etmedi. Hatta belli bir anlamda işine bile geldi; çünkü bu sayede askeri harcamalarını görece düşük tutabildi.
DDR ise yüksek savaş tazminatları ödüyor ve ekonomik olarak bir hayatta kalma mücadelesi veriyordu. Askeriye için düşük maliyetler, onun çıkarlarına da uygundu.
Alman militarizmi, 1990’lı yıllarda “Almanya’nın yeniden birleşmesi”nden sonra yeniden açık biçimde, başlangıçta çok da yüksek sesle olmasa da, kendini göstermeye başladı. Ekonomik bir dev olan Almanya, rakipleriyle kıyaslandığında askerî açıdan bir cüceydi. Bu durum artık kabul edilemez görülüyordu. “Alman çıkarlarının” “savunulması” için güçlü bir orduya mutlaka ihtiyaç olduğu savunuldu.
Medya aracılığıyla, Bundeswehr’in (Alman Silahlı Kuvvetleri) zayıflığı ve güçlendirilmesinin gerekliliği üzerine bir tartışma başlatıldı. Bundeswehr, DDR’nin Halk Ordusu’nu (Nationale Volksarmee) — komuta kademesi hariç — bünyesine katmıştı. Ancak bu gerçek bir güçlenme anlamına gelmiyordu; çünkü DDR’nin Halk Ordusu da Bundeswehr kadar çürümüş ve zayıftı.
Buna ek olarak, toplumun Bundeswehr’e (Alman Silahlı Kuvvetleri) karşı olumlu bir yaklaşımı yoktu. Pasifizm özellikle gençler arasında oldukça yaygındı. Almanlığın militarist kodlarının propaganda ve fiilî uygulamalar yoluyla yeniden harekete geçirilmesi gerekiyordu.
Bu açıdan ilk saldırı, askerî yemin törenlerinin kamusal alanda sahnelenmesi oldu – Berlin’de, Nazi Wehrmacht’ının eski merkezi olan Bendlerblock’ta. Tarihsel süreklilik böylece günümüze kadar korunmuş oldu. İlk denemeler 1980’li yıllarda başladı ve pasifist hareket tarafından başarıyla engellendi.
1996’dan itibaren Federal Savunma Bakanlığı, Alman İmparatorluğu döneminin kamusal askerî yemin törenleri “geleneğini” bilinçli bir şekilde yeniden canlandırmış ve bunu yoğun polis şiddetiyle dayatmıştır. Halk buna alışmak zorunda bırakılmıştır ve pasifist hareketin zayıflığı karşısında bu uygulama kalıcı hâle gelmiştir. 1996 yılında ayrıca, Bundeswehr tarafından ilk kez bir görev madalyası verilmiştir. Bu madalya, o tarihe kadar Birleşmiş Milletler veya NATO mandası altında gerçekleştirilen tüm insani ya da barışı koruma amaçlı operasyonlar için takdim edilmiştir.
Schröder/Fischer liderliğindeki Kırmızı-Yeşil hükümet döneminde Bundeswehr, 1999 yılında Allied Force Operasyonu kapsamında hava kuvvetleriyle yaklaşık 500 sorti gerçekleştirerek, Federal Almanya Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bir savaşta –Kosova Savaşı’nda– Sırbistan’a karşı doğrudan bir savaş tarafı olarak yer aldı. Anayasal ve uluslararası hukukla ilgili itirazlar ise basitçe görmezden gelindi.
Eskiden pasifist olan Yeşiller Partisi bu savaşa ideolojik gerekçeyi sağladı: Kosova’da bir soykırım işlendiği ileri sürüldü. Avrupa topraklarında bir soykırımın faili olmuş bir ülke olarak Almanya’nın, yeni bir Auschwitz’i önlemek konusunda ahlaki açıdan özel bir yükümlülüğü olduğu savunuldu.
Bunun için dönemin Savunma Bakanlığı tarafından, Kosovalıların planlı biçimde yok edilmesini öngördüğü iddia edilen uydurma bir “At Nalı Planı (Hufeisenplan)”na ait belgeler medyaya servis edildi. Böylece Almanya’nın militarizasyonu “ahlaki bir görev” olarak etiketlenip ileriye taşındı.
Alman Bundeswehr’inin doğrudan savaşlara katılımı bu yolla normalleştirildi. Auschwitz’ten sağ kurtulanların anti-f­aşist haykırışı olan “Bir daha asla Auschwitz”, bir anda Alman emperyalizminin çıkarlarını hayata geçirmek için yürütülen bir savaşın meşrulaştırılmasında utanmazca istismar edildi.
Oysa Yugoslavya Savaşı’nın bir parçası olan Kosova Savaşı, ABD emperyalizminin başını çektiği Batılı emperyalistlerle, Sırbistan’ı destekleyerek uluslararası sahneye yeniden çıkan Rus emperyalizmi arasındaki emperyalist bir savaştı.
Alman emperyalizmi, Yugoslavya’nın parçalanmasıyla ortaya çıkan ganimetin paylaşımında yer alabilmek için savaşa doğrudan katılmayı amaçlıyordu.
11 Eylül 2001, toplumun militaristleştirilmesi açısından yeni bir dönüm noktası oldu. ABD Başkanı’nın birçok konuşmasında —yerinde bir ifadeyle— “Haçlı seferi” olarak adlandırdığı “özgür dünyanın teröre karşı savaşı”, toplumun askerîleştirilmesi ve Bundeswehr’in savaşa hazır hâle getirilmesi için çok elverişli bir fırsattı. Sonuçta, dönemin Federal Savunma Bakanı Struck’un (SPD) ifade ettiği gibi, “bizim güvenliğimiz Hindukuş’ta da savunuluyordu”.
CDU’lu Federal Cumhurbaşkanı Köhler bu yaklaşımı daha da açık biçimde dile getirdi; bu nedenle görevinden erken ayrılmak zorunda kaldı.¹⁷
2001’den itibaren onlarca yurtdışı askerî operasyon “teröre karşı savaş” adı altında yürütüldü; bunların tamamı NATO şemsiyesi altında ya da kısmen BM misyonları çerçevesinde gerçekleştirildi.
Bu operasyonlarda Alman askerleri doğrudan ön cephede yer almadılar. Ancak Bundeswehr’in “savaş kabiliyeti” giderek arttı. Sivil toplumdan, Alman burjuvazisinin bu savaşlara katılımına karşı ciddi bir direniş gelmedi.
Bir zamanlar güçlü olan pasifist barış hareketi ise, artık devletin temel dayanaklarından biri hâline gelen Yeşiller Partisi’nin giderek savaş yanlısı [16] bir partiye dönüşmesiyle birlikte sürekli zayıfladı.
Emekçi sınıfların çoğunluğu, artık ahlak ve “değerler” –insan hakları, kadın hakları ve elbette özgürlük ile demokrasi- adına sahneye çıkan Alman militarizminin bu gelişimini ya hiç fark etmedi ya da olan biteni tamamen normal karşıladı.
Bundeswehr, yeniden birleşmeden sonraki 30 yılı aşkın sürede çok daha güçlü hale geldi. Ancak yine de, emperyalist rakiplerin ordularıyla kıyaslandığında tüm alanlarda hâlâ zayıftı. Askerî açıdan Alman emperyalizmi hâlâ bir büyük güç değildi.
Bir sonraki kırılma noktası, Rusya’nın 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı askerî saldırısıyla yaşandı. Alman burjuvazisi fazla tereddüt etmedi. Ampel koalisyonunun Federal Şansölyesi Olaf Scholz, parlamentodaki konuşmasında “Zeitenwende”yi (dönüm noktası) ilan etti.
Bu “dönüm noktası”, özünde Almanya’yı askerî bir büyük güç [17] haline getirmek için mümkün olan her şeyin yapılacağı anlamına geliyordu. O tarihten bu yana bu hedef doğrultusunda yoğun bir şekilde çalışılıyor. Ampel hükümetinin Savunma Bakanı Pistorius, 2024’te “Almanya’yı beş yıl içinde savaşa hazır hâle getirme” hedefini ilan etti. En üst nitelikte bir saldırı ordusu hedeflenmektedir.
Bu süreçle eşzamanlı olarak Bundeswehr de militarist propaganda ve reklam kampanyalarını yoğunlaştırdı. Yeşil, çevreci ve “insancıl” bir görüntüyle ortaya çıkıyor. Okullara giriyor; spor olanakları, mesleki eğitim ve üniversite imkânlarıyla, ayrıca iyi maaşlı ve güvenceli işler vaat ederek 16-17 yaşındaki gençleri askere kazanıyor. Aileleri ve çocukları kışlalara davet ederek gerçek savaş araçlarıyla “oynamalarını” sağlıyor. Böylece Alman emperyalizmi, toplumu ve ordusunu bir saldırı savaşına hazırlıyor.
Biz komünistler, Alman emperyalizminin merkezi egemenlik aracı olan Bundeswehr’in dağıtılmasından yanayız.
Bu ordunun amacı, Almanya’da burjuvazinin diktatörlüğünü emekçilerin olası saldırılarına karşı korumak ve aynı zamanda Alman emperyalizminin çıkarlarını yurt dışında başka halklara karşı askerî zor yoluyla dayatmaktır. Almanya’daki emekçilerin bu orduya ihtiyacı yoktur.
Biz biliyoruz ki burjuvazi, kendi temel şiddet aygıtını asla gönüllü olarak ortadan kaldırmayacaktır. Bu ordunun dağıtılması, ancak onun proletarya devrimi yoluyla parçalanmasıyla mümkün olacak ve gerçekleşecektir. [18]
“Özgürlükçü demokratik temel düzen”
Emperyalist Alman burjuvazisi, işçi sınıfı ve emekçi halk üzerindeki sınıf diktatörlüğünü gerici burjuva-parlamenter demokrasi biçiminde uygular. Alman devleti, görece istikrarlı olan siyasal sistemiyle övünür. Bu sistem, hükümetlerin seçimler yoluyla değiştirilebilmesini mümkün kılar. Almanya Federal Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana, ister ekonomik ister siyasal krizler olsun, her kriz durumunda sistemi sorgulamadan, ona dokunmadan bu krizlerin üstesinden gelmeyi başarmıştır.
Devlet, DDR topraklarını “Heim ins Reich” (anavatana geri dönüş) söylemiyle kendi bünyesine katarak, kırk yıldır var olan bir devleti, tüm görünürde iyi kurulmuş kurumlarıyla birlikte tasfiye etmek gibi neredeyse imkânsız sayılan bir görevi başardı. DDR nüfusunun ezici çoğunluğuna, Federal Almanya Cumhuriyeti’nin refahın, zenginliğin, özgürlüğün ve herkes için demokrasinin bir merkezi olduğu yönündeki illüzyonu, bir gerçeklik olarak pazarlamayı başardı.
Bu bağlamda, Federal Almanya Cumhuriyeti’nin (BRD) içeride polis ve Anayasayı Koruma Teşkilatı tarafından “dokunulmaz” olarak korunan “özgürlükçü demokratik anayasal düzeni”, demokrasinin yalnızca bu düzene razı olanlar için geçerli olduğu bir düzendir. Bu düzeni bir bütün olarak sorgulayan radikal muhalefete izin verilmez; bu tür muhalefet takip edilir, yasaklanır ve cezalandırılır.
Yurtdışında her yerde öğretmen edasıyla ortaya çıkan, başkalarına ifade özgürlüğünün ve insan haklarının ne olduğunu öğrettiğini iddia eden, uyarılar dağıtan Alman emperyalizmi; kendi ülkesinde ise özellikle sol-devrimci ve komünist güçlerden gelen radikal muhalefete karşı faşizan baskı yöntemleri uygular.
Muhalefete yalnızca düzenin sınırları içinde ve düzen tarafından belirlenmiş kurallar çerçevesinde izin verilir. Alman Anayasası’nda her Alman vatandaşına tanındığı söylenen özgürlükler (Almanya’da yaşayan herkese değil!) her vatandaş tarafından fiilen kullanılamaz. Bu özgürlüklerin kullanılabilmesi için, bu kapitalist ülkede gerekli maddi imkânlara sahip olmak gerekir: yeterli para, ilişkiler vb. Bu da demokrasinin ve özgürlüğün, bu ülkenin ezici çoğunluğu olan işçi sınıfı ve emekçi insanlar için değil; azınlıkta olan burjuvazi için var olduğu anlamına gelir.
Biz komünistler, bu ilişkinin tersine çevrilmesini istiyoruz.
Bu ülkede demokrasinin ve özgürlüklerin, burada yaşayan ve çalışan insanların ezici çoğunluğu için geçerli olmasını istiyoruz.
Bu ise ancak, işçi sınıfını ve emekçi halkı sömüren ve baskı altında tutan burjuvazinin iktidarı kırıldığında ve onun burjuva devleti parçalandığında mümkündür.
Bunun yerine yeni bir devlet kurmak zorundayız: İşçilerin ve emekçi insanların devleti; burjuvazi üzerinde bir diktatörlüğün uygulandığı bir devlet.
Proletarya diktatörlüğünün devleti, yani proletaryanın sınıf diktatörlüğü.
Sosyalist bir devlet! Bu devlete giden yol, sosyalist devrimden geçer.
Almanya’nın sınıf yapısı
Almanya’daki toplum iki ana sınıfa ayrılmıştır: burjuvazi ve proletarya. Bu sınıflar, üretim araçlarıyla olan ilişkileri; gelirlerinin kaynağı ve düzeyi; maddi ve zihinsel malların üretim sürecindeki ve yaşam için gerekli hizmetlerdeki konumları; toplumun toplam servetinden aldıkları pay; bu servet payının kendilerine sağladığı toplumsal konum ve yaşam tarzı gibi ölçütlere göre nesnel olarak birbirinden ayrılır. Bunlar, sınıfsal aidiyetin belirlenmesinde kullanılan nesnel kriterlerdir. [19]
Ana sınıfların farklı kategorilere ayrılması
Proletarya, kendi üretim araçlarına sahip olmadığı için yaşamını sürdürebilmek adına emek gücünü satmak zorunda olan ücretli emekçiler sınıfıdır. Bu sınıf Almanya’da şu kesimlerden oluşur: sanayi ve tarım işletmelerinde çalışan ücretli işçiler, hizmet sektöründeki emekçiler, maaşlı çalışanlar (beyaz yakalılar), stajyerler ve çıraklar, alt kademedeki devlet memurları, işsizler, Federal Gönüllü Hizmet’te çalışanlar, emeklilerin ve emekli memurların ezici çoğunluğu, ayrıca düşük gelirli serbest meslek sahipleri.
İşçi sınıfı içinde gelir ve servet açısından büyük farklılıklar vardır. İşçi sınıfının en yüksek ücret alan kesimi olan işçi aristokrasisi, küçük burjuvazinin yaşam düzeyinde yaşamasıyla işçi sınıfının geri kalanından ayrılır. Bu kesimin gelir ve serveti, çoğu zaman aile işletmesi olan mini-kapitalistlerin gelir ve servetinden bile daha yüksektir.
Burjuvazi ise, üretim araçlarının sahiplerinden ve ücretli emeği sömürenlerden oluşur. Buna ek olarak, toplumsal üretim sürecinde ve toplumsal yaşamda yönetici konumlar aracılığıyla toplumun toplam servetinin büyük bir bölümüne el koyan “çalışanlar” da bu sınıfa dâhildir.
Yöneticiler, üst düzey devlet memurları, şirketlerdeki üst kademe yöneticiler vb. kişiler çoğu zaman resmî olarak “maaşlı çalışan (Angestellte)” kategorisinde gösterilirler; ancak gerçekte burjuvazi sınıfının bir tabakasını oluştururlar.
En az bir işçiyi ya da maaşlı çalışanı ücret karşılığında çalıştıran herkes, burjuvazi sınıfına aittir. Burjuvazi sınıfı; toplumun toplam servetinden aldığı pay, sahip olduğu işletmenin büyüklüğü, yıllık gelir düzeyi, ciro ve kâr gibi ölçütlere göre küçük burjuvazi, orta burjuvazi ve büyük burjuvazi olarak ayrılır.
Almanya’daki büyük burjuvazi, tekelci burjuvazidir. Devlet, yani Almanya Federal Cumhuriyeti (BRD), burjuvazi sınıfının bütün olarak egemenlik aygıtıdır. O, proletarya üzerindeki burjuva diktatörlüğünün devletidir.
Küçük burjuvazinin durumuna bakıldığında, bu sınıfın en alt tabakası, ortalama ücret alan bir işçiden bile daha kötü koşullarda yaşamaktadır. Onların “işletmeleri” sürekli iflas tehdidi altındadır. Proletaryadan onları ayıran şey çok küçük bir adımdır.
Almanya’da işgücü piyasasına dair temel veriler
Resmî Statista verilerine göre (Mayıs 2024 itibarıyla), 2023 yılında Almanya’da toplam 47,119 milyon ekonomik olarak aktif kişi yaşamaktaydı.
◊ 45,933 milyon kişi istihdam edilmişti.
◊ İstihdam edilenlerin 3,879 milyonu serbest meslek sahibiydi (aile işletmelerinde çalışan yardımcı aile bireyleri dâhil).
◊ 42,054 milyon istihdam edilen kişi ise ücretli çalışan konumundaydı.
Bu da şu anlama gelmektedir:
Eğer kabaca tüm serbest meslek sahiplerini burjuvaziye, ücretli çalışanları ise proletaryaya dâhil edersek ve ayrıca ekonomik olarak aktif olmayan nüfusu (15 yaş altı çocuklar ile 65 yaş üstü kişiler) de aynı oranlarda bu iki gruba dağıtırsak, ortaya şu tablo çıkar:
➡️ %8,2 burjuvaziye karşılık %91,8 proletarya.
Son derece küçük bir azınlık, muazzam büyüklükte bir çoğunluğa karşı. Ancak bu küçük azınlık Almanya’da egemen durumdadır ve siyasal iktidarı elinde tutmaktadır.
Bu egemenlikte belirleyici rolü, işçi sınıfının ve emekçilerin kendi aralarındaki rekabet ve bölünmüşlük oynamaktadır. İşçilerin mevcut farklılıklar üzerinden bölünmesi özellikle körüklenmektedir:
İşçiler / işsizler
Erkek / kadın / non-binary
Etnik Almanlar / etnik olarak Alman olmayanlar
Gençler / yaşlılar
Her türden dinî aidiyetler
Büyük ücret farkları
Üretim sürecindeki hiyerarşik konum farklılıkları
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde bunlara ek olarak Batı ve Doğu Almanya’daki işçilerin yaşam koşulları arasındaki aşırı uçurum da vardır.
“Birleşme”nin üzerinden 34 yıl geçmesine rağmen, bu yaşam koşulları kesinlikle eşitlenmiş değildir.
Tüm bu farklılıklar, burjuvazi tarafından bilinçli olarak korunmakta, beslenmekte ve hedefli biçimde kullanılmaktadır. Amaç, işçi sınıfının kendisine karşı birleşik bir eylem geliştirmesini, hatta bir sınıf olarak sahneye çıkmasını engellemektir.
Çünkü burjuvazinin, bir sınıf olarak birlik içinde hareket eden işçi sınıfına karşı, küçük bir azınlığın büyük çoğunluk üzerindeki iktidarını sürdürme şansı hiç yoktur.
Ekonomik sektörlere göre istihdam edilenler:
Tüm veriler Statista’ya aittir, 2024 itibarıyla (www.statista.de).
◊ 34,599 milyon kişi, yani %75,3’ü hizmetler sektöründe çalışmaktadır.
◊ 10,780 milyon kişi, yani %23,5’i üretici sektörde (inşaat sektörü dâhil) çalışmaktadır.
◊ 0,554 milyon kişi, yani %1,2’si tarım ve ormancılıkta, balıkçılık sektöründe çalışmaktadır.
İstihdam edilenlerin yaklaşık dörtte biri, tarım ve sanayi olmak üzere değerin ve artı-değerin üretildiği iki sektörde çalışmaktadır. Bugün bu ülkenin bu denli zengin olmasının temel nedeni, esas olarak onların emeğidir.
Komünist Parti’nin, özellikle işçi sınıfının bu kesimi içinde sağlam bir şekilde kök salması gerekmektedir. Ancak tarım ve ormancılıkta, bu sektörde çalışanların azımsanmayacak bir kısmı toprak ve üretim araçlarına sahip olduğundan, sınıfsal olarak küçük burjuvaziye, kısmen de orta burjuvaziye dâhil edilmektedir.
Bu veriler ışığında açıkça görülmektedir ki, günümüz Almanyası’nda köylülük, proletaryanın temel müttefiki olamaz.
Öte yandan şu da bir gerçektir ki, tarımsal bir temel olmadan ne bir toplum ne de bir siyasal sistem varlığını sürdürebilir. Proletarya diktatörlüğünün ilk icraatlarından biri, küçük çiftçilere ve özellikle büyük ölçüde mevsimlik işçi olarak çalışan tarım proletaryasına dayanarak, tüm toprak mülkiyetinin ve temel üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını gerçekleştirmek ve tarım ekonomisini bütünüyle yeniden örgütlemek olmalıdır.
Çalışan nüfusun 34,709 milyonu, yani %75,7’si, sosyal sigortaya tabi (sigortalı) olarak istihdam edilmiştir.
Kayıtlara göre 4,266 milyon kişi, yani %9,3, yalnızca düşük ücretli (minijob) olarak çalışan istihdam edilmiş emekçilerden oluşmaktadır.
Bunlar; kayıt dışı, tamamen haklardan yoksun biçimde çalışan insanlar ve %5,7 oranındaki işsizlerle birlikte, proletaryanın en yoksul tabakasını oluşturmaktadır.
Burjuvazinin durumuna gelince, onun büyük çoğunluğu küçük ve orta burjuvaziden oluşmaktadır. Bunu örneğin şirket istatistiklerinden görebiliriz.
Statista’ya göre Almanya’da 2022 rapor yılı itibarıyla toplam 3.435.478 firma mevcuttu.
Tüm firmaların %86,3’ü, yani 2.963.518 firma, 1 milyon avronun altında ciroya sahipti.
İstihdam edilen kişi sayısı ve ciroya ilişkin istatistik verilerine dayanarak küçük burjuvaziyi iki kategoriye ayırabiliriz:
Mikro işletmeler (en fazla 9 çalışan ve en fazla 1 milyon avro ciro):
2022’de mikro işletmelerin sayısı 2.963.518 idi. Bu da Almanya’daki tüm kapitalist işletmelerin %86,3’ünün “mikro işletme” olduğu anlamına gelmektedir.
Küçük işletmeler (en fazla 49 çalışan ve en fazla 10 milyon avro ciro):
2022’de bunların sayısı 398.095 idi. Yani tüm kapitalist işletmelerin %11,6’sını oluşturmaktaydılar.
Toplamda, küçük burjuvazi burjuvazinin %97,9’unu oluşturmaktadır.
Mikro işletme sahiplerinin önemli bir kısmı ise yaşam koşulları ve maddi durumları açısından proletaryaya oldukça yakın bir konumdaydı.
Orta büyüklükte işletmeler (en fazla 249 çalışan ve 50 milyon avroya kadar ciroya sahip olanlar) orta burjuvaziyi oluşturur. 2022 yılında bu büyüklükteki işletmelerin sayısı 55.701 idi. Bu da Almanya’daki tüm işletmelerin %1,6’sına denk gelmektedir.
Küçük ve orta ölçekli işletmeler olarak adlandırılan iki girişimci grubu (KOBİ’ler), birlikte tüm işletmelerin %99,5’ini oluşturmaktadır. Sadece 18.164 büyük işletme, yani tüm firmaların %0,5’i, 50 milyon avronun üzerinde ciroya sahipti. Bu büyük işletmelerin toplam ciro içindeki payı %71 [20] idi. Bu büyük işletmelerin sahipleri, Almanya’daki büyük burjuvazidir.
Şirketlerin büyüklüğüne göre firma gruplarının çalışan sayıları, ciro, maddi duran varlıklara yapılan brüt yatırımlar ve brüt katma değerleri, burjuvazinin genel tablosunu tamamlamaktadır. [21]
Küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ’ler), çalışan nüfusun %54,8’ini istihdam etmekte,
toplam cironun %28,7’sini üretmekte, maddi duran varlıklara yapılan brüt yatırımların %42’sini gerçekleştirmekte ve katma değerin %42,4’ünü oluşturmaktadır.
Küçük ve orta ölçekli burjuva işletmeleri, Almanya’da çalışan insanların yaklaşık %55’ini istihdam etmektedir. Büyük şirketlere kıyasla, çalışan insanlara çok daha yakındırlar. Tüm çalışanların yaklaşık %30’unu istihdam eden mikro ve küçük işletmelerde, birçok durumda işletme sahipleri de bizzat çalışmaktadır. Mikro işletmelerde bu durum kuraldır.
Sayısal olarak oldukça küçük olan büyük işletmeler grubu ise, çalışanların %45,2’sini istihdam etmekte, toplam cironun %71,3’üne sahip bulunmakta ve maddi duran varlıklara yapılan brüt yatırımların %58’ini gerçekleştirmektedir. Katma değerden aldıkları pay %57,6’dır. Büyük burjuvazi, ekonomide belirleyici konumdadır ve bu nedenle siyasetin de fiilî egemenidir.
Bu sınıf yapısını, servet dağılımı istatistiklerinde ve hanehalkı gelir istatistiklerinde de, yüzde 10’luk gruplara ayrılmış benzer rakamlarla görebiliriz. Örneğin 2024 yılı itibarıyla servet dağılımında, Almanya’da 3.300 kişi/aile, toplam finansal servetin yüzde 23’üne sahipti. Toplamda 550.000 dolar milyoneri, Almanya’daki toplam finansal servetin yüzde 42’sini elinde bulunduruyordu. Bu oran, 250.000 doların altında finansal servete sahip olan 66,5 milyon insanın sahip olduğu toplam servete eşitti. Üstelik bu 66,5 milyon kişinin ezici çoğunluğu, 250.000 dolarlık finansal servet üst sınırını ancak hayal edebilecek durumdadır.
Bu rakamlar ve yüzdeler yıldan yıla küçük değişiklikler gösterebilir. Ancak bunlar çoğu zaman egemen sınıfın, yani burjuvazinin lehine olan çok küçük kaymalardır. İşçi sınıfı lehine herhangi bir değişim yaşanıyorsa, bu yalnızca inatçı ve örgütlü sınıf mücadelesi sayesinde olur. Buna örnek olarak, 1984 yılında Almanya Federal Cumhuriyeti’nde (BRD) 35 saatlik çalışma haftası için verilen mücadele gösterilebilir.

Titel der Trotz Alledem! Ausgabe Nummer 89


Devrimin doğrudan stratejik hedefi
Alman emperyalist devletinin bu sınıf yapısı, toplumun çoğunluğunu oluşturan, emeğiyle zenginliği yaratan işçi sınıfını, baştan sona adaletsiz, sömürücü, işçilere ve emekçilere düşman, ırkçı, ataerkil, doğa düşmanı ve emperyalist-kapitalist bu sistemi devirmeye çağırmaktadır. Siyasal olarak Almanya, nispeten istikrarlı, gerici, parlamenter bir burjuva demokrasisidir.
Faşizm, yukarıdan, burjuva-demokratik devletin giderek daha açık hâle gelen faşist önlemleri aracılığıyla, sinsi biçimde ilerletilmektedir. Egemen burjuvazinin büyük bir bölümü için açık bir faşist iktidar ele geçirişi, şu an zorunlu bir iktidar seçeneği değildir. Yasal ve yarı-yasal partileri ve örgütleriyle güçlenen faşist hareket, egemen “demokratik” sistem tarafından bir korkuluk olarak inşa edilmekte; baskı altına alınmakta, kısmen de takip ve baskıya uğramakta, böylece sistem kendisini anti-faşist olarak pazarlamaktadır. Bu faşist hareket, esas olarak “militan/dirençli demokrasi” adına yukarıdan yürütülen faşistleştirmeyi ilerletmek için kullanılmaktadır.
Almanya’da devrimin doğrudan stratejik hedefi, burjuvazinin diktatörlüğünün yıkılması ve proletarya diktatörlüğünün kurulmasıdır: Sosyalist devrim yoluyla. Proletarya diktatörlüğüne giden yolda bir ara aşama olarak halkçı-demokratik bir diktatörlük gerekli değildir. [22]
Proletarya diktatörlüğünün ilk adımları
Elbette Almanya’da burjuvazi üzerinde kurulacak bir proletarya diktatörlüğü, kuruluşunun hemen ardından kapitalist ilişkileri bir anda ve bütünüyle ortadan kaldıramayacaktır.
Proleter devrimin ilk ekonomik önlemleri olarak şunları öngörüyoruz:
Sosyalist hükümet, iktidarı ele geçirir geçirmez sanayi büyük burjuvazisini tazminatsız olarak derhâl kamulaştıracaktır; tüm üretim tesislerine el konulacak ve her türden özel serveti devletleştirilecektir.
Bankacılık ve finans sistemi gecikmeksizin devletleştirilecektir. Finans kapitalistlerinin servetine tazminatsız olarak el konulacaktır.
Hizmet sektöründeki özel mülkiyette bulunan tüm büyük işletmeler, tazminatsız biçimde kamulaştırılacaktır.
Dış ticaret, devlet tekeline alınacaktır.
Tüm toprak mülkiyeti, ekonominin bütün doğal kaynakları, tüm madenler, hammaddeler, ormanlar, su kaynakları vb. devlet mülkiyetine geçirilerek toplumsal mülkiyet hâline getirilecektir.
Tarımsal büyük üretim araçları devletleştirilecektir. Tarım sanayisi, tekelci tarım fabrikaları ve büyük tarım işletmeleri tarımsal devlet işletmelerine dönüştürülecektir.
Özel servet, sosyalist devrim sırasında somut olarak belirlenecek belirli bir üst sınırın üzerinde, devletleştirilecektir.
Güçlü bir artan oranlı (progresif) vergi rejimi hayata geçirilecektir.
Miras hakkı, kişisel özel anı eşyalarının (hatıra niteliğindeki eşyaların) devri istisna olmak üzere, kaldırılacaktır.
En düşük ücret ile en yüksek ücret arasındaki fark çok sınırlı olacaktır. Bu oran 1:3’ü geçmeyecektir.
En düşük ücret, bir işçi kadının ve bir işçi erkeğin tüm yaşamsal temel ihtiyaçlarını eksiksiz biçimde karşılayacak düzeyde olmak zorundadır.
Tüm ekonomi için, ekonominin tüm verilerine dayanan uzun vadeli bir merkezi plan hazırlanacaktır.
Bu planın temel çıkış noktaları şunlardır:
“Doğayla uyum içinde üretim ve tüketim”
“Gerektiği kadar merkezi, mümkün olduğu kadar bölgesel ve işletme düzeyinde”
Bu ilk adımlarla, Almanya’daki büyük burjuvazinin (tekelci burjuvazinin) ekonomik temeli parçalanmış olacaktır. Böylece büyük burjuvazi bir sınıf olarak ortadan kaldırılmış olacaktır. [23]
Bu tekellerde çalışan işçiler ve beyaz yakalı emekçiler, ücret kaybı olmaksızın ilk aşamada devlet tekeli bünyesinde çalışmaya devam edeceklerdir. Eski yönetim kadrolarının bir bölümü ise uzman olarak, yüksek ücretlerle, ancak komünist işçi denetimi (işçi denetim komisyonu) altında görevlerini sürdürmek üzere sistem içinde tutulacaktır.
Bu ilk adımlarla birlikte proleter iktidar, belirleyici üretim araçlarının mülkiyetini ve tasarruf yetkisini fiilen kendi eline almış olur. Böylece sosyalist inşanın sağlam ve güvenilir bir temeli oluşturulmuş olur.
Almanya’daki proleter iktidar, diğer kapitalist ve emperyalist devletlerle yapılmış olan ekonomik ve siyasi tüm emperyalist anlaşmaları iptal edecektir. Alman emperyalizminin zerschlagung’u (parçalanması/yıkılması) ile birlikte, bağımlı ve ezilen ülkelerin neo-kolonyal sömürüsü durdurulacaktır.
Toplum politikası açısından, Almanya’da proleterya diktatörlüğünün ilk adımları şunlar olacaktır: Tüm okul ve üniversite sistemi devletleştirilecektir. Eğitim müfredatı, demokratik, enternasyonalist ve sosyalist içerikle merkezi olarak belirlenecektir. Okullarda ve üniversitelerde yönetimler üçlü eşit temsile (üçte bir oranında) dayalı olarak seçimle oluşturulacaktır: öğrenciler, işçiler ve öğretim kadrosu.
Tüm sağlık sistemi devletleştirilecektir. Sağlık hizmetleri, her yurttaş için ücretsiz ve herkesin erişimine açık olacaktır.
Devrimde parçalanan burjuva ordusunun [24] kalıntıları ile tüm güvenlik aygıtı (polis, Anayasayı Koruma Teşkilatı vb.) tamamen dağıtılacaktır. Sosyalist devlet, başka ülkelere ve halklara karşı bir saldırı ordusuna ihtiyaç duymaz. Onun ordusu tamamen savunma amaçlı olacaktır. Bu savunma, esas olarak tüm halkın genel silahlanmasına dayanır; sosyalist devlete yönelik bir saldırı durumunda halkın kolektif savunmasını esas alır.
Cinsiyetlerin eşitliğine aykırı olan tüm yasalar, yönetmelikler, uygulama talimatları vb. yürürlükten kaldırılacaktır. Yasalar düzeyinde tam ve eksiksiz eşitlik sağlanacaktır.
Gerçek eşitliğin sağlanması ve kadınların ataerkil baskıdan kurtuluşu için somut adımlar atılacaktır. Ev işleri ve çocuk bakımı toplumsallaştırılacaktır. Bu gerçekleşene kadar, ev işi ve çocuk bakımı ücretli emek olarak kabul edilecek ve ücretlendirilecektir.

Antimonopolist Devrim mi?
Proletarya diktatörlüğünün kurulmasından sonra bile Almanya’da, hâlâ milyonlarca mikro, küçük ve orta ölçekli işletme sahibi var olmaya devam edecektir; bu işletmelerde çalışanlar, istihdam edilenlerin yarısından fazlasını oluşturacaktır. Küçük burjuvazi ve orta burjuvazinin azımsanmayacak bir bölümü, proletarya diktatörlüğünün ilk döneminde varlığını sürdürecektir.
Bu kesimlerin –özellikle mikro işletmelerin– kamulaştırılması ve toplumsallaştırılması, çok daha uzun soluklu bir süreç olacaktır ve salt diktatoryal yöntemlerden farklı yöntemler gerektirecektir.
Bu süreç çok yoğun bir ikna çalışması gerektirecek ve kesintisiz sınıf mücadelesi yoluyla kolektifleştirme temelinde adım adım ilerleyecektir.
Devrimin, en gelişmiş kapitalist ülkeler dâhil olmak üzere hiçbir yerde kapitalizmi tek hamlede ortadan kaldıramayacağı gerçeğinden hareketle, sol sosyal demokratlar ve revizyonistler “antimonopolist devrim” ve “devrimin antimonopolist aşaması” teorisini geliştirmişlerdir.
Bu sözde “devrim”de, işçi sınıfı, antimonopolist güçlerle birlikte seçimler yoluyla iktidara gelecek ve toplum yavaş yavaş, barışçıl biçimde sosyalizme doğru büyüyecektir.
Kapitalist toplumun sosyalist dönüşümü adına ortaya atılan bu katıksız reformist program, marksist-leninist devrim teorisi ve pratiğine doğrudan karşıdır. Biz bunu kesin ve kararlı biçimde reddediyoruz. Burjuvazi içindeki antimonopolist güçler, tekelci kardeşleri kadar sosyalizmin düşmanıdır. Onları bir anda sosyalizm mücadelesinde ittifak ortağına dönüştürmek, burjuvazisiz bir dünyayı hayal edemeyenlerin teorisidir.

Üretimin ve toplumsal yaşamın tüm düzeylerinde, doğrudan demokrasinin organları olarak, bütün yurttaşların doğrudan örgütlü olduğu Sovyetler oluşturulacaktır.
Her türlü ırkçılık kararlılıkla mücadele edilecektir. Elbette toplumsal ırkçılığı bir günde ortadan kaldırmamız mümkün değildir. Ancak yönü ve temeli belirliyoruz.
Bu adımları sosyalist yapan şey, siyasal iktidarın sınıfsal karakteri ve bileşimidir:
Proletaryanın tek başına egemenliği.

TA95_small

Sosyalizm: Süreklilik içinde devrim
Sosyalist devlette, proletaryanın komünist toplum için yürüttüğü sınıf mücadelesi kesintisiz olarak devam eder. Bu mücadele, komünist dünya toplumunun, bugüne kadarki tüm toplumsal formasyonların yerini almasına ve “her birinin özgür gelişiminin, herkesin özgür gelişiminin koşulu olduğu” bir “birliğin/assosiyasyonun” kurulmasına kadar sürer. Komünizm mücadelesinin seyri içinde, proletaryanın sınıf mücadelesinin alanları ve biçimleri değişir:
Sınıfa karşı sınıf mücadelesi; burjuvazinin kalıntılarına karşı mücadele; yeni bir burjuvazinin ortaya çıkma tehlikesine karşı mücadele; bürokratizme karşı mücadele; kapitalist dış dünyadan gelen müdahalelere karşı mücadele; alışkanlıkların gücüne karşı mücadele; burjuva fikirlerine karşı sürekli mücadele; kendi yetersizliklerine ve hatalarına karşı kesintisiz mücadele.
Bir ülkede burjuvazi ile işçi sınıfı sınıf olarak yan yana var olduğu sürece, sınıf mücadelesinin temel biçimi sınıfa karşı sınıf mücadelesidir. Sosyalizmin inşası sürecinde burjuvazinin bir sınıf olarak tasfiye edilmesinden sonra, mücadele yeni bir burjuvazinin ortaya çıkma tehlikesine karşı yön değiştirir. [25]
Proletarya diktatörlüğünü nasıl kazanırız?
Başarılı bir siyasal devrim yoluyla proletarya diktatörlüğüne ulaşabilmek için, işçi sınıfının çoğunluğunun bu hedefi kabul etmeye hazır olması bir ön koşuldur.
En iyi, en sınıf bilinçli, en mücadeleci ve en deneyimli unsurlarıyla, yani öncüsüyle, KP’nin saflarında örgütlü bir işçi sınıfına ihtiyacımız var.
Bu iki koşul yerine getirilmeden proletarya diktatörlüğü ya imkânsızdır ya da kısa süreli, geçici ve rastlantısal bir olgu olarak kalır.
Bu iki ön koşul sağlandığında ise, işçi sınıfının çoğunluğunun devrim için kazanılması ya da en azından devrime karşı aktif bir mücadele yürütmesinin engellenmesi güvence altına alınmış olur.
Bu iki önkoşul yerine getirildiğinde, küçük burjuvaziyi ve hatta orta burjuvazinin bazı kesimlerini de tarafsızlaştırma olanağı ortaya çıkar; çünkü proletarya diktatörlüğünün ekonomik programı, başlangıç aşamasında onların varlığını doğrudan tehdit etmez.
Ancak bugün bu iki önkoşul mevcut değildir. İşçi sınıfı, kitlesel olarak neredeyse tamamen burjuva fikirlerinin ve ideolojisinin etkisi altındadır. Büyük ölçüde küçük burjuva bir bilinçle düşünmekte ve hareket etmektedir.
Komünist işçiler, işçi sınıfı içinde yok denecek kadar küçük bir azınlık oluşturmaktadır. İşçi hareketi zayıftır. Komünist hareket ile işçi hareketi arasındaki bağ çok zayıftır.
Bu nedenle bugün, sosyalist bir devrim için nesnel koşullar ve proletaryanın iktidarı ele geçirmesinden sonra sosyalizmin inşası için gerekli koşullar fazlasıyla olgunlaşmış olmasına rağmen, devrimden ışık yılları kadar uzaktayız.
Bu durumun temel nedeni, bugün Almanya’da leninist anlamda devrimci bir durumun bulunmaması değildir. Devrimci bir durumun varlığı, biz komünistlerin iradesine bağlı olmayan, devrimin nesnel bir unsurudur.
Ancak mevcut öznel koşullar altında, Almanya’da devrimci bir durumun var olması hâlinde bile başarılı bir sosyalist devrim mümkün olmazdı. Buna hazırlanmış ve örgütlenmiş bir işçi sınıfı olmadan proletarya diktatörlüğü ya imkânsızdır ya da bir fars (göstermelik) olur.
Gerçek anlamda komünist bir partinin önderliği olmaksızın, her türlü sınıf mücadelesi hedefsizdir ve kısa sürede yenilgiye mahkûmdur.

Titel der Trotz Alledem! Ausgabe Nummer 88


Ne yapılmalı?
Bu durumdan doğan görev şudur: İşçi sınıfının çoğunluğunda, sosyalizmi yalnızca “en iyi ihtimalle iyi ama uygulanamaz bir fikir” olarak değil, egemen kapitalist sisteme karşı uygulanabilir bir alternatif olarak gören bir bilincin geliştirilmesi.
İşçi sınıfının öncüsünü komünist partinin saflarında örgütlemek. Bu görev için Bolşevik Parti’ye, yani leninist tipte bir partiye ihtiyaç vardır. Marksizm-Leninizm’e dayanan, enternasyonalist ilkelere sıkı sıkıya bağlı; strateji ve taktiklerinde esnek bir parti. Çekirdeği profesyonel devrimcilerden oluşan bir parti. Yol gösterici yıldızı söz ile eylemin birliği olan bir parti.
Biz, Almanya’da yaşayan, çalışan ve mücadele eden enternasyonalist, marksist-leninist komünistler olarak 1996 yılında bir araya geldik. Komünizm ve Marksizm-Leninizm adına faaliyet yürüten mevcut parti ve grupların teori ve pratiğini inceledik ve değerlendirdik.
Mevcut grupların hiçbirinin gerçekten komünist olmadığı sonucuna vardık. Bunun üzerine Almanya’da bir Bolşevik parti inşa etme yoluna çıktık.
1996 yılından bu yana Trotz Alledem gazetesini yayımlıyoruz. Sınıf mücadelelerine müdahil oluyor, başta işçi sınıfı içinde olmak üzere çalışıyoruz. 28 yıllık kesintisiz, sistemli, komünist parti inşa çalışmasına rağmen hâlâ küçük bir komünist grubuz. Bu zayıflığımız bizi yıldırmıyor.
Çünkü hiçbir şeyin olduğu gibi kalmadığını biliyoruz. Ve biliyoruz ki, uğruna mücadele ettiğimiz şey, insanlığın ve insanlığın geleceğidir.
Almanya’nın başka bir ülke olması için mücadele ediyoruz:
İşçilerin ve tüm emekçi insanların ülkesi olan bir Almanya için. Geçmişin, yani sermayeye dönüşmüş karşılıksız emeğin, canlı olan her şey üzerinde hüküm sürmediği; ölünün yaşam üzerinde egemen olmadığı, tersine yaşamın ölü üzerinde egemen olduğu bir ülke için! Doğanın ve emekçi insanların sömürü nesneleri olmadığı, tersine bir bütün olarak yaşamı birlikte kurdukları bir ülke için.
Sömürüden kurtulmuş emekçi insanların şöyle diyebildiği bir ülke için: “İşte buradayım, insanım; burada insan olabiliyorum.”
Proletaryası, dünyanın her yerindeki sınıf kardeşleriyle; ezilen halklarla ve bu dünyanın tüm ezilen, dışlanmış insanlarıyla omuz omuza yürüyerek, sosyalist bir dünyaya ve komünizme doğru ilerleyen bir ülke.
Dünyanın sosyalizme ve komünizme ihtiyacı var.
Sosyalizm ve komünizm mücadelesi bolşevik partilere ihtiyaç duyar.
Biz Almanya’da bir Bolşevik Parti’nin inşası için çalışıyoruz.
Tüm komünistleri bizimle birlikte bu yönde çalışmaya ve bizimle omuz omuza mücadele etmeye çağırıyoruz!
Ocak 2025