Dünyada ki Ekonomik ve Siyasi Gelişmeler 2020-2025

Daha 2018 yılından itibaren dünya ekonomisinin büyüme hızı düşmeye başlamıştı. Bu eğilim 2019 yılında da devam etmiş; yıllık büyüme oranı yalnızca %2,08 olarak gerçekleşmiştir. Bu oran, 1946–2000 dönemindeki %3,5’lik savaş sonrası ortalamanın oldukça altındadır. Bu durum fiilen durgunluk ve gerileme anlamına gelmektedir. Dünya ekonomisi 2019’un üçüncü çeyreğinden itibaren yeni bir kriz döngüsüne girmiştir.

Sonraki gelişmeler şu şekilde olmuştur:

2019 yılının sonunda, 2020 yılı için dünya ekonomisinde zayıf da olsa bir toparlanma beklenmekteydi. Dünya GSYH’sinin (Gayrisafi Yurt İçi Hâsıla) yaklaşık %3 oranında büyüyeceği öngörülüyordu. Ancak bu beklenti Covid-19 pandemisi nedeniyle tamamen boşa çıkmıştır.

Covid-19 Pandemisinin Etkileri: Pandemiyle mücadele kapsamında alınan önlemler, özellikle Çin’in tam kapanmaları içeren “sıfır Covid” politikası, uluslararası tedarik zincirlerini kesintiye uğratmıştır. Bunun sonucunda birçok ülkede üretim durma noktasına gelmiş, tüketici harcamaları azalmıştır.

2020 yılında dünya ekonomisi %2,95 oranında küçülmüştür (-%2,95). Bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en büyük ekonomik daralmadır. Pandemiyle mücadele önlemleri, yüksek kamu harcamalarına, azalan vergi gelirlerine ve artan devlet borçlarına yol açmıştır.

Devletler, ekonomiyi canlandırmak amacıyla düşük faiz politikaları uygulamıştır. Bunun sonucu olarak neredeyse tüm ülkelerde hızla yükselen bir enflasyon ortaya çıkmıştır.

Ekonomi Politikası ve Sonuçları: Düşük faizler ve geniş çaplı ucuz krediler, tüketimi gerçekten canlandırmıştır. 2021 yılında dünya ekonomisi %6,1 oranında büyümüştür; ancak bu büyüme, bir önceki yılın eksi büyümesi temelinde gerçekleşmiştir. Eksi büyüme üzerine inşa edilen bu görece yüksek büyüme oranı, 2018 yılından bu yana süregelen düşüş eğilimini durdurmaya yetmemiştir. Ayrıca bu “büyüme”, borçla finanse edilmiştir.

2022: Beklentiler ve Gerçeklik: Burjuva iktisatçılar için 2021 yılındaki görece yüksek büyüme, krizin sona erdiğinin bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir. 2022 yılı için %5 oranında bir büyüme beklenmekteydi. Ancak Şubat 2022’de Ukrayna savaşının patlak vermesi ve bunun sonucunda enerji fiyatlarının yükselmesi, birçok ülkenin ekonomisini ciddi biçimde olumsuz etkilemiştir. Sonuç olarak dünya ekonomisi 2022 yılında yalnızca %3,2 oranında büyüyebilmiştir.

2023 yılında da %3,2 oranında bir büyüme gerçekleşmiştir. 2024 yılı için %3,3 oranında bir büyüme öngörülmüştür. 2025 ve 2026 yılları için büyüme tahminleri ise sırasıyla %3,0 ve %2,8 düzeyindedir.

Buna göre, son beş yıldaki dünya GSYH’sinin gelişimi şu şekildedir:

2020: %-2,95

2021: %6,1

2022: %3,2

2023: %3,2

2024: %3,3 [2]

Son beş yıldaki ortalama yıllık büyüme oranı %2,57 olup, bu oran uzun vadeli ortalamanın oldukça altında kalmaktadır ve hatta 2008/2009 kriz döneminin beş yıllık ortalamasının da altındadır.

Krizin Farklı Ülkelerdeki Etkileri: Küresel krizin etkileri ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Krizden daha derin biçimde etkilenen bazı ülkeler dünya ekonomisini aşağı çekerken, bazı ülkeler küresel gerilemeye rağmen büyümeyi sürdürmekte ve dünya ekonomisine olumlu katkılar sunmaktadır.

En Büyük Ekonomilerin 2024–2025 Dönemi Büyüme Tahminleri [3] (Yüzde)

Yıllar: 2023 (W) – 2024 (P) – 2025 (P)

Hindistan: 8,2 – 7,0 – 6,5

Çin: 5,2 – 5,0 – 4,5

ABD: 2,5 – 2,6 – 1,9

Rusya: 3,6 – 3,2 – 1,5

Japonya: 1,9 – 0,7 – 1,0

Fransa: 1,1 – 0,9 – 1,3

Birleşik Krallık: 0,1 – 0,7 – 1,5

Almanya: -0,2 – 0,2 – 1,3

2024 yılı için dünya ekonomisinin küresel büyüme oranı olan %3,3 ile karşılaştırıldığında, bu büyümeye yalnızca Hindistan ve Çin’in olumlu katkı sunduğu görülmektedir. Diğer büyük ekonomiler, dünya ekonomisinin ortalama büyüme hızının gerisinde kalmaktadır.

Rusya için 2024 yılında, dünya ekonomisinin ortalama büyüme oranına denk gelen bir büyüme öngörülmüştür. Ancak 2025 yılına ilişkin tahminler bunun oldukça altındadır.

Temmuz 2024 tarihli IMF tahmini, Almanya için %0,2 gibi son derece zayıf bir büyüme öngörmekteydi. Ancak bu tahmin artık geçerliliğini yitirmiştir. Gerçekleşen “büyüme” oranı %-0,5 olmuştur. Böylece Almanya ekonomisi üst üste iki yıl boyunca küçülmüştür. [4]

Bu gelişmeler, dünya ekonomisinin zaten durgunluk içinde olduğu bir dönemde, birçok ülkenin bundan çok daha derin bir ekonomik kriz yaşadığını göstermektedir.

Dünya Ekonomisindeki Genel Eğilimler

Son on yıllarda dünya ekonomisinde açık bir eğilim ortaya çıkmıştır. Bu eğilim mevcut dönemde de devam etmektedir. “Gelişmiş ekonomilerin”, özellikle de batılı emperyalist/kapitalist güçlerin ekonomileri daha yavaş büyümekte; dünya ekonomisine katkıları ve dünya ekonomisi içindeki payları giderek azalmaktadır. Buna karşılık, “gelişmekte olan ekonomilerin” (Developing Economies), bunlara “yükselen piyasalar” da dâhil olmak üzere, ekonomileri küresel ortalamanın üzerinde bir hızla büyümektedir. Bu ülkeler dünya ekonomisine giderek daha fazla olumlu katkı sağlamakta; küresel ekonomik süreçlerdeki payları ve ağırlıkları artmaktadır.

“Yükselen piyasalar” arasında özellikle Çin[5] ve Hindistan öne çıkmaktadır. Bu ülkeler son on yıllarda en hızlı büyüyen ekonomiler olmuş ve dünya ekonomisindeki önemleri en güçlü biçimde artmıştır. 1990’lı yılların başında, Sovyetler Birliği liderliğindeki sosyal-emperyalist kampın çöküşünün ardından “tek kutuplu dünya düzeni”ni hâkimiyeti altına alan ABD emperyalizminin önderliğindeki “Batı”nın egemenliği giderek zayıflamaktadır.

Batılı emperyalist dünyanın küresel ekonomi içindeki payı, ABD doları cinsinden nominal değerlerle hesaplandığında hâlen %57,7’nin üzerindedir. [6]

ABD, nominal dünya GSYH’sinin yaklaşık %25’ine sahip olmasıyla hâlen dünyanın en büyük ekonomik gücü konumundadır ve aynı zamanda en güçlü askerî güçtür. Buna rağmen, ABD ile Çin arasındaki GSYH farkı giderek azalmaktadır. Çin’in küresel ekonomi içindeki ağırlığı artarken, ABD’nin ağırlığı aynı ölçüde azalmaktadır. 2000 yılının başındaki durum ile 2022 yılındaki durum karşılaştırıldığında bu gelişme açıkça görülmektedir:

2000 yılında ABD’nin GSYH’si 9,817 trilyon ABD doları iken, Çin’in GSYH’si 1,1985 trilyon ABD dolarıydı. ABD ekonomisi Çin ekonomisinden dokuz kat daha büyüktü. ABD dünya GSYH’sinin %28,3’ünü üretirken, Çin’in payı %4 seviyesindeydi.

Dünya ekonomi tarihinde ilk kez, küresel GSYH 2022 yılında 100 trilyon ABD doları sınırını aşmıştır. Dünya ekonomisi 2022 yılında 100,22 trilyon ABD doları büyüklüğe ulaşmıştır. Bu devasa ekonomi içerisinde, Statista ve Alman Federal İstatistik Dairesi verilerine göre en büyük ekonomilerin durumu şu şekildedir:

Ülkeler – GSYH (Milyar ABD Doları)

ABD – 25.464,48
Çin – 18.100,04
Japonya – 4.233,54
Almanya – 4.075,4
Hindistan – 3.386,4
Birleşik Krallık – 3.070,6
Fransa – 2.784,02
Rusya – 2.215,01
Kanada – 2.139,84
İtalya – 2.012,01
Brezilya – 1.924,13

ABD ile Çin arasındaki fark bu 22 yıl içinde önemli ölçüde daralmıştır. 2000 yılında ABD ekonomisi Çin ekonomisinden dokuz kat daha büyükken, günümüzde yalnızca 1,4 kat daha büyüktür. ABD’nin dünya ekonomisindeki payı %25’e gerilerken, Çin’in payı aynı dönemde %4’ten %18’e yükselmiştir. Bu eğilim, lider ekonomik gücün yavaş bir gerilemesini ve Çin’in hızlı yükselişini göstermektedir. Çin, 2030 yılına kadar ABD’nin GSYH’sini geçerek “dünyanın en güçlü ekonomik gücü” olmayı hedeflediğini ilan etmiştir. Ekonomik gücün daha doğru bir ölçümü, satın alma gücü paritesi (PPP) temelinde hesaplanan gayrisafi yurt içi hasıla üzerinden yapılmaktadır. PPP hesaplamalarına göre Çin ekonomisi 2018 yılından bu yana dünyanın en büyük ekonomisidir. 2022 yılında dünya ekonomisi PPP bazında 163,837 trilyon ABD doları büyüklüğüne ulaşmıştır. 2022 yılı için PPP’ye göre dünyanın en büyük ekonomilerinin sıralaması şu şekildedir:

Ülkeler – PPP’ye Göre GSYH (Milyar ABD Doları)

Çin – 30.217
ABD – 25.464
Hindistan – 11.901
Japonya – 6.145
Almanya – 5.370
Rusya – 4.770
Endonezya – 4.037
Brezilya – 3.837
Birleşik Krallık – 3.717
Fransa – 3.696
Türkiye – 3.353

Bu veriler, Çin’in ABD’yi çoktan geride bıraktığını ve farkı giderek açtığını göstermektedir.

PPP’ye göre Çin’in dünya ekonomisindeki payı 2022 yılında %18,44 iken, ABD’nin payı %15,54 olmuştur. 2023 yılında Çin’in payı %18,75’e yükselirken, ABD’nin payı %15,05’e düşmüştür. [7]

Bu eğilim devam etmektedir. 2024 yılında dünya GSYH’si, satın alma gücü paritesine göre 197.912 milyar ABD doları olarak hesaplanmıştır. Çin’in PPP’ye göre GSYH’si 38.210 milyar ABD doları iken, ABD’nin PPP’ye göre GSYH’si 29.298 milyar ABD doları olmuştur. Buna göre Çin, dünya GSYH’sinin %19,30’una sahip olurken, ABD’nin payı düşmeye devam ederek %14,80’e gerilemiştir. [8]

Aynı zamanda, Endonezya, Brezilya ve Türkiye gibi bazı “yükselen ekonomilerin”, satın alma gücü paritesine göre ekonomik büyüklük açısından İtalya ve Kanada gibi ülkeleri geride bıraktığı görülmektedir. Endonezya ve Brezilya, Fransa ve Birleşik Krallık’ı aşmış; Türkiye ile Birleşik Krallık ve Fransa arasındaki fark ise giderek daralmıştır.

Bu durum, küresel ekonomik ve dolayısıyla siyasi güç dengelerinde bir kaymaya işaret etmektedir. ABD önderliğindeki Batılı emperyalist güçlerin hâkimiyeti sarsılmaya başlamıştır.

TA 96_s

Kayıp Yıllar ve Borç Balonları

2019-2024 yılları arasındaki beş yıl, batılı emperyalist devletlerin ekonomileri açısından “kayıp yıllar” olarak nitelendirilebilecek bir dönem olmuştur. Bu devletlerin tamamının ekonomileri 2020 yılında farklı oranlarda küçülmüştür. 2018 ve 2019 yıllarındaki büyüme oranları %0 ile %1,5 arasında kalmıştır. 2021 yılında %6’nın üzerinde gerçekleşen büyüme, 2020 yılındaki Korona kaynaklı %-2,95’lik daralmayı telafi etmeye yetmemiştir. 2022, 2023 ve 2024 yılları için iyimser biçimde beklenen görece yüksek büyüme oranları, Ukrayna’daki emperyalist savaşın yükleri ve etkileri nedeniyle boşa çıkmıştır. 2025 yılı için de güçlü bir toparlanma beklenmemektedir.

Dünya ekonomisi genel olarak durgunluk içindedir. Ekonomik çöküşü önlemek amacıyla batılı emperyalist devletler ekonomiye giderek daha fazla müdahale etmişlerdir. Devletler yüksek oranlarda borçlanmış ve orta ölçekli işletmelere ile büyük şirketlere devasa mali yardımlar aktarmışlardır. Korona pandemisi sırasında artan toplumsal hoşnutsuzluğu yatıştırmak ve sistem karşıtı protestoları engellemek için, düşük gelirli kesimlere de yardımlar dağıtılmıştır. Ancak bu yardımlar, şirketlere verilen kredilerle kıyaslandığında sadaka düzeyinde kalmıştır. Bu zaman dilimi içerisinde Batılı emperyalist devletler, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana tarihsel olarak en yüksek borçlanma düzeyine ulaşmıştır. 2022 yılı sonunda ABD’nin devlet borcu 30 trilyon ABD dolarını aşmıştır. Bu rakam, 2008 yılındaki borç düzeyinin sekiz katına denk gelmektedir. 2022 yılı sonunda Avrupa Birliği ülkelerinin toplam borcu 12,5 trilyon ABD doları olmuş ve bu miktar 2008 yılındaki borcun iki katına ulaşmıştır.

Bu yüksek borçlanmaya ve devletin ekonomiye yoğun müdahalelerine rağmen, Batılı emperyalist devletlerin neredeyse tamamı yaşanan gerilemeyi telafi edecek yeterli bir büyüme sağlayamamıştır. Yükselen enflasyon eşliğinde ekonomik durgunluk devam etmektedir.

Bu durumun işçiler ve emekçiler üzerindeki etkileri, göreli ve mutlak yoksullaşmanın ilerlemesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. İşçilerin ve emekçilerin toplumsal servetten aldıkları pay azalmaktadır. Artan yaşam maliyetleri ve enflasyonu telafi edemeyen ücretler nedeniyle mutlak yoksullaşma da yaşanmaktadır.

En zengin emperyalist ülkelerde dahi, evsizlerin, işsizlerin ve çöplerden yiyecek aramak zorunda kalan ya da yardım kuruluşlarına bağımlı hâle gelen insanların sayısı artmaktadır.

Devletler yeni bir paylaşım savaşı için yoğun biçimde silahlandıklarından, mevcut rezervler ve yeni borçlanmalar öncelikle askerî bütçelere yönlendirilmektedir. Burjuva politikacılar tarafından, yoksullukla mücadele için ya da emekçi halkın yaşam koşullarını iyileştirecek yeni yatırımlar için yeterli kaynak bulunmadığı ileri sürülmektedir. Buna; toplu taşımanın genişletilmesi, sosyal konut inşası, eğitim alanındaki yatırımlar gibi önlemler de dâhildir. Zaten son derece sınırlı olan “sosyal yardımlar”dan daha fazla kesinti yapılmaktadır.

Zenginlerden daha yüksek vergiler alınarak rezerv yaratılması yönündeki talepler, kapitalizm koşulları altında en iyi ihtimalle iyi niyetli temenniler olarak kalmaktadır. Burjuvazinin yeni “harcamaları” finanse edebilmesinin tek yolu, daha fazla borçlanmaya gitmektir. Emperyalist dünya hızla yeni bir borç krizine doğru ilerlemektedir ve bu kriz yıkıcı boyutlar alacaktır.

Sürekli kurtarma operasyonları sonucunda merkez bankalarının bilanço büyüklükleri tarihsel olarak görülmemiş seviyelere ulaşmıştır. ABD Merkez Bankası’nın (FED) bilançosu yaklaşık 8,3 trilyon ABD dolarına, Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) bilançosu ise yaklaşık 7,8 trilyon avroya çıkmıştır. Mart 2023’te ulaşılan bu seviyeler, birkaç yıl önce hayal dahi edilemezdi.

Korona krizi ve Ukrayna’daki savaş süresince merkez bankaları, otomatik makineler gibi para basmış ve bankalara ucuz krediler dağıtmıştır. Neredeyse tüm ülkelerde görülen olağanüstü yüksek enflasyonun temel nedeni budur.

2023 yılından itibaren bu politikanın sona erdirilmesine yönelik adımlar atılmıştır. Merkez bankaları faiz oranlarını kademeli olarak artırmıştır. Bu politika değişikliğinin sonuçları bir yandan düşük ekonomik büyüme, diğer yandan ise ucuz kredilerle borçlanan küçük ve orta ölçekli işletmelerin iflası olmuştur. Bu işletmeler, artan faiz oranları nedeniyle borçlarını geri ödeyemez hâle gelmiştir. Aynı zamanda bazı bankalar da çökmüştür.

Faiz artışları yoluyla enflasyonun yavaş yavaş düşürülmesi, işçiler ve emekçiler açısından herhangi bir rahatlama sağlamamaktadır. Çünkü temel tüketim mallarında (gıda, içecek, giyim, enerji giderleri) yaşanan enflasyon, genel enflasyon oranından her zaman daha yüksektir. Bu durum, işçilerin ve emekçilerin günlük yaşamında doğrudan hissedilmektedir.

Mart 2023’te ABD’de üç orta ölçekli banka (Silvergate Bank, Signature Bank, Silicon Valley Bank) iflas ettiğini açıklamıştır. Silicon Valley Bank, yeni dijital teknolojiler alanındaki start-up şirketlerine yoğun biçimde kredi vermişti. ABD devleti, bu görece küçük bankaların çöküşünü önlemek amacıyla bir kurtarma operasyonu gerçekleştirmemiştir.

Panik ortamının oluşmasını engellemek için ABD hükümeti yalnızca yatıştırıcı açıklamalar yapmış ve belirli bir tutara kadar mevduatlar için devlet garantisi sağlamıştır. Bu yolla, ABD’deki banka krizinin diğer ülkelere sıçraması engellenmek istenmiştir. Ancak bu tam anlamıyla başarılamamıştır.

Bu üç görece küçük bankanın ABD’deki iflaslarının etkileri kısa süre içerisinde Avrupa’da da hissedilmiştir. İflas eden ABD bankalarıyla yoğun iş ilişkileri bulunan Credit Suisse, çöküşün eşiğine gelmiştir.

Credit Suisse, sistemin çökmesine izin veremeyeceği dünyanın en büyük 30 bankasından biri konumundaydı. Bu bankayı kurtarmak için İsviçre Merkez Bankası ilk aşamada Credit Suisse’e 50 milyar İsviçre Frangı (50,7 milyar avro) tutarında kredi sağlamıştır. Buna rağmen Credit Suisse tahvilleri yalnızca bir hafta içinde %23 oranında değer kaybetmiştir.

Piyasa, Credit Suisse’in kurtarılacağına inanmadı. Bunun üzerine İsviçre’nin en büyük bankası olan UBS (Union Bank of Switzerland) devreye girmiş ve devlet garantileri eşliğinde Credit Suisse’i devralmayı kabul etmiştir. Böylece banka krizi, şimdilik devlet garantili bir devralma yoluyla durdurulmuştur.

Balonların Patlamasını Önleyen Güven Faktörü

Dünya ekonomisinin küresel finans sistemi günümüzde neredeyse tamamen devlet garantilerine dayanmaktadır. Bu sistemde borsalarda işlem gören finansal değerler, “reel ekonomide” (sanayi, tarım, hizmetler) yaratılan ve kullanılan değerlerin çok üzerindedir.

Bu hayali değerlerden oluşan devasa balon, güvenin sarsılması durumunda anında patlayacaktır. Bu bağlamda, yedi batılı emperyalist devletin 2021 yılındaki net borçlarının GSYH’lerine oranının karşılaştırılması, kapitalist ekonominin bir balon üzerinde yükseldiğini açık biçimde göstermektedir.

Net Borcun GSYH’ye Oranı

G7 ülkelerinin borç/GSYH oranı 2023 yılında toplamda %128 düzeyindeydi. ABD’nin borcunun ABD GSYH’sine oranı %123 ile, kendi GSYH’sinin neredeyse dörtte biri kadar üzerinde bulunmaktaydı. [9] Japonya, GSYH’ye oranla %255’lik net borç seviyesiyle en yüksek borçlanmaya sahip emperyalist güç konumundaydı. Onu %144 ile İtalya, %110 ile Fransa, %106 ile Kanada ve %104 ile Birleşik Krallık izlemekteydi.

Almanya, GSYH’ye oranla %66’lık net borç düzeyiyle bu konuda G7 ülkeleri arasında en iyi durumda olan ülkeydi. Ancak bu durum yalnızca, yeni borçlanmanın anayasa tarafından yasaklanmış olması sayesinde mümkün olmuştur. Bu yasak, “özel fon” (Sondervermögen) adı verilen bir bütçe manevrasıyla aşılmış; böylece yeni borçlanma istatistiklerde doğrudan borç olarak yer almamıştır!

Bu durum, 2021 sonrasındaki 2022–2025 yılları arasında da değişmemiştir. IMF verilerine göre 2024 yılında da G7 ülkelerinden altısında devlet borcunun GSYH’ye oranı %100 ve üzerindeydi. Devlet borcu/GSYH oranı %100’ün altında kalan tek G7 ülkesi ise %64 ile Federal Almanya Cumhuriyeti (Almanya) olmaya devam etmiştir. [10]

Buna karşılık, Çin ve Rusya gibi “Doğu”nun büyük emperyalist güçlerinde net borcun GSYH’ye oranı %20’nin altında bulunmaktaydı. Türkiye’nin de aralarında yer aldığı bir dizi “gelişmekte olan ülkede” ise net borcun GSYH’ye oranı, G7 ülkelerine kıyasla daha düşüktü. Örneğin Türkiye’nin net borç stoku, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası verilerine göre 31 Mart 2023 itibarıyla 255 milyar ABD dolarıydı; bu miktar GSYH’nin %26,3’üne karşılık gelmektedir. Statista verilerine göre Türkiye için devlet borcu/GSYH oranı 2024 yılı için %25,97, 2025 yılı için ise %26,6 olarak öngörülmüştür. [11]

Dünya ekonomisini yönlendirme iddiasında olan G7 içindeki batılı emperyalist sistemin belirleyici ülkelerinin ekonomileri yüksek derecede borçlanmıştır ve bunların çoğunda net borç, GSYH’yi aşmaktadır. Bu sistem bir borç balonuna dayanmaktadır. Bu balon, herhangi bir anda bir güven krizinin ya da piyasalarda yaşanacak bir paniğin sonucunda patlayabilir.

Yüksek borçlu devletler, faaliyetlerini ancak yeni borçlar alarak sürdürebilmektedir. Bu devletlerin, özellikle de ABD’nin, tüm bunlara rağmen hâlâ dünyada belirleyici bir konuma sahip olmasının nedeni, gerek uluslararası düzeyde gerekse kendi nüfusları içinde kendilerine duyulan güvendir. ABD örneğinde ise, hâlen dünya parası işlevi gören ABD doları, ABD’ye önemli mali avantajlar sağlamaktadır.

ABD Merkez Bankası, her an yeni dolarlar basıp dolaşıma sokabilir, piyasaları dolarla doldurabilir ve bunun yol açtığı enflasyon aracılığıyla nominal dolar borçlarını azaltabilir. ABD hâlen dünyanın en güçlü askerî gücüdür. Bu gücü, ABD sermayesinin ekonomik çıkarlarını gerektiğinde askerî yollarla kabul ettirmek için her an kullanabilecek durumdadır. ABD’nin askerî gücü, ABD ekonomisine duyulan güvenin sarsılmamasının temel nedenlerinden biridir.

Küresel ekonomi içindeki iç içe geçmişlik ve karşılıklı bağımlılıklar da, ABD’nin emperyalist rakiplerinin ABD ekonomisine duyulan güveni zedelemelerini engellemektedir.

Dünya ekonomisinde ulusal sınırların büyük ölçüde ortadan kalkmış olması, “ulusal” sermayelerin birbirine geçmiş olması ve sermayenin uluslararasılaşmasının büyük boyutlara ulaşmış olması nedeniyle, örneğin bir G7 ülkesinin iflası bile tüm dünya ekonomik sisteminin çöküşünü beraberinde getirebilir.

Bu durum, G7 devletlerinin iflasına karşı bir garanti oluşturmaktadır. Kendilerine duyulan güven sayesinde bu devletler, finans piyasalarında düşük faizlerle kolayca yeni borçlar alabilmektedir. Ayrıca, onlar tarafından ihraç edilen (dolaşıma sokulan) yeni devlet tahvilleri de yüksek fiyatlarla kolaylıkla alıcı bulmaktadır.

Ancak benzer bir durumda olup da finans piyasası aktörleri [12] tarafından kendilerine güven duyulmayan devletler için, GSYH’yi aşan aşırı net borçlanma, devlet iflasına kadar varan sonuçlar doğurmaktadır. Böyle bir devletin ekonomi politikası, özellikle de maliye politikası, artık devletin kendisi tarafından belirlenmez hâle gelir.

Uluslararası finans kuruluşlarının müfettişleri — örneğin IMF, Dünya Bankası ya da Avrupa Merkez Bankası (ECB) — bu tür bir devletin ekonomisinin yönetimini üstlenir.

Bunu, 1973 yılında Şili’de Allende hükümetini deviren faşist darbeden sonra yaşadık. Milton Friedman’ın yönettiği bir ekip, cuntanın talimatıyla Şili’nin maliye ve ekonomi politikasını devraldı.

2011 ile 2018 yılları arasında Yunanistan’da benzer bir senaryoya tanık olduk. Burada ülkenin ekonomi politikası, IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) tarafından görevlendirilen bir uzman ekibin eline verildi ve bu ekip tarafından yönetildi.

Türkiye’de de 1999 krizinden sonra, Dünya Bankası yöneticilerinden Kemal Derviş, kurtarıcı olarak ülkenin maliye ve ekonomi politikasının en üst düzeyine getirildi. AKP iktidara geldiğinde ise, Dünya Bankası ve IMF tarafından dayatılan ekonomi politikasını uzun bir süre boyunca değişiklik yapmadan sürdürdü.

Dünya Ekonomisinde Batı’nın Üstünlüğü Çöküyor

Borçlar konusundaki durum böyleyken, dünya ekonomisinin en önemli alanlarından biri olan dünya ticaretinde Batı’nın egemenliği çoktan kırılmış durumdadır.

2022 verilerine göre, 6,309 trilyon ABD dolarlık ticaret hacmiyle Çin dünya ticaretinin şampiyonu olmuştur. ABD, 5,447 trilyon dolarlık ticaret hacmiyle onu takip etmiştir. Bu rakamlar, Çin’in lider konumunun açık bir kanıtıdır.

2023 yılında Çin’in küresel ihracat ticaretindeki payı yaklaşık %14,2 olmuştur. Böylece Çin, açık ara farkla dünyanın en büyük ihracatçı ülkesi konumundadır. ABD ve Almanya ise yaklaşık %8,5 ve %7,1’lik paylarla ikinci ve üçüncü sırada yer almaktadır. [13]

Ancak bu ticaret hacmini oluşturan ihracat ve ithalat değerleri daha da önemlidir. Bu bağlamda üç büyük ekonomik güce baktığımızda, 2022 yılı için ortaya çıkan tablo şöyledir:

2022 Yılı İhracat Gelirleri (milyar ABD doları):
Çin: 3.593,6
ABD: 2.064,8
Almanya: 1.865,5

2022 Yılı İthalat Harcamaları (milyar ABD doları):
ABD: 3.376,2
Çin: 2.716
Almanya: 1.571,5

Bu rakamlar, Çin’in dış ticaret dengesinin pozitif, ABD’ninkinin ise negatif olduğunu göstermektedir. Çin, 2022 yılında dış ticaret yoluyla 887,6 milyar ABD doları fazla verirken, ABD 1.311,4 milyar ABD doları tutarında bir dış ticaret açığı vermiştir. Bu açığın büyük bir bölümü, ABD’nin Çin ürünlerine yönelik bir dizi yaptırım, ticaret yasağı ve yüksek gümrük vergisi uygulamasına rağmen Çin ile yapılan ticaretten kaynaklanmaktadır.

Çin Merkez Bankası, son yıllarda elinde bulundurduğu ABD devlet tahvillerini satıp bunların yerine altın koymuş olmasına rağmen, hâlen 765 milyar ABD doları tutarında ABD devlet tahviline sahiptir. [14]

Bu genel tabloda, izleyen 2023-2024-2025 yıllarında da herhangi bir değişiklik olmamıştır.

Çin, Ocak 2025’te göreve başlayan yeni ABD Başkanı Trump’ın daha ilk görev gününde ilan ettiği ekonomik savaştan ve ihracat mallarına dayatılan ek ithalat vergilerinden hiç etkilenmeyen; Trump’a eşit düzeyde karşılık veren ülkedir.

Çin’in Ekonomik Büyümesi ve Yabancı Yatırımların Rolü

Çin, son on yıllarda yükselen bir ekonomik güç olarak konumlanırken, ABD ekonomik egemenliğinde bir gerileme yaşamıştır.

Çin’in hızlı büyümesinin temel etkenlerinden biri, yüksek kâr güdüsüyle çekilen yabancı sermayenin ülkeye büyük ölçüde akmasıdır. Ancak Çin ile, Batılı emperyalist sermayenin de aktığı diğer “gelişmekte olan” ülkeler arasında temel bir fark bulunmaktadır. Çin benzersiz bir konumdadır.

Uzun bir iç savaşın ve işgale karşı mücadelenin ardından ülke, 1949 yılında Çin Komünist Partisi önderliğinde derin bir demokratik devrim yaşadı. Devrimin ardından Çin, tüm ağır sanayisini devletleştirdi, merkezi bir yönetim ve planlama oluşturdu ve en başından itibaren her türlü bağımlılık biçimini reddetti. 1970’lerin sonlarına kadar Çin’e yönelik herhangi bir Batılı-emperyalist sermaye ihracı söz konusu değildi.

Çin ekonomisi Batılı sermaye ihracına açıldığında ise, Çin devleti yabancı ülkelerle ya da yabancı sermaye ile yapılan tüm anlaşmalarda sermaye paylarının en az yüzde 51’ini her zaman elinde tuttu. Tüm ortak girişimlerde Çin sermayesi belirleyici konumdaydı. Büyük şirket ortaklıklarında bu sermaye esas olarak devlet mülkiyetinden oluşmaktadır. Bu anlamda Çin, hiçbir zaman sermaye yatırımlarına bağımlı hâle gelmedi.

1949’dan bu yana Çin, fiilen hiçbir yabancı güce gerçek anlamda bağımlı olmamıştır. En yüksek yatırım dönemlerinde bile devlet, sermayenin nasıl ve ne için kullanılacağını merkezi olarak planladı. Çin, görece genç nüfusunun büyüklüğü, yeraltı zenginlikleri ve muazzam ekonomik gücü sayesinde, gerektiğinde yabancı sermayeyi fiilen kamulaştırabilecek durumdadır.

Çin hükümeti, Çin’de kapitalizmi geliştirmek için yabancı sermayeyi kullandı. Aynı zamanda, özellikle Afrika, Latin Amerika ve Asya’da stratejik yatırımlar ve sermaye ihracı yoluyla, bir dizi ülkeyi Batılı emperyalistlere olan bağımlılıktan koparmaya ve onları kendisine bağlayarak bağımlı hâle getirmeye çalıştı.

Sözde “Kalkınma Yardımı” Yoluyla Emperyalist Yayılma

Son yirmi yıl içinde Çin, aynı zamanda yurtdışındaki en büyük yatırımcılardan biri hâline gelmiştir. Çin’in “gelişmekte olan ülkelere” yönelik doğrudan yabancı yatırımlarının büyük bölümü, bu ülkeleri “kalkınma yardımı” örtüsü altında Batılı ülkelerden koparmayı, tek taraflı bağımlılıklarını ortadan kaldırmayı ve nihayetinde onları Çin’e bağımlı hâle getirmeyi amaçlamaktadır.

Buna güncel bir örnek, Çin tarafından geliştirilen ve bir dizi Asya ve Avrupa ülkesini Çin’le ve kendi aralarında birbirine bağlayan “Yeni İpek Yolu” projesidir.

Bu proje aracılığıyla Çin ile güzergâh üzerindeki ülkeler arasındaki ticari ilişkiler büyük ölçüde güçlendirilmektedir. İpek Yolu’nun güney hattı Çin’i Orta Doğu ve Kuzey Afrika’ya, orta hattı ise Avrupa’ya bağlamaktadır. Pasifik rotası üzerinden ise Amerikan kıtası, özellikle Latin Amerika, Çin ile bağlantılandırılmaktadır.

Çin, stratejik yurtdışı yatırımları yoluyla Afrika ve Latin Amerika’da Batılı emperyalistlerin egemenliğini kırmıştır. Çin, kendisini hâlâ bir “gelişmekte olan ülke” olarak tanımlamakta ve yatırımlar ile ticaret aracılığıyla giderek kendisine bağladığı Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleriyle olan ilişkilerini “gelişmekte olan ülkeler arasında eşit ortaklıklar” olarak görmektedir.

Çin, ekonomik nüfuz yoluyla küresel güç mücadelesinde önemli konumlar elde etmiştir. Batılı emperyalistlerden farklı olarak Çin’in sömürgeci bir geleneği yoktur. Kendisine bağımlı hâle getirdiği ülkeler zor kullanılarak ya da savaşlarla fethedilmemiştir. Çin, şimdiye kadar sürekli olarak savaşlardan uzak durmuş ve doğrudan “başka ülkelerin iç işlerine karışmamaya” özen göstermiştir.

Çin, “iyi niyetli ve yardımsever bir emperyalist” rolünü iyi oynamıştır. Gerçekte ise, Çin tarafından “sorumlu büyük güç politikası” olarak pazarlanan bu emperyalist yayılma, birçok “sol” çevre tarafından “kalkınma yardımı” olarak değerlendirilmektedir; hatta bu çevreler Çin’i anti-emperyalist mücadelenin bir müttefiki ya da hatta sosyalist bir güç olarak görmektedir.

Çin Neden Kendini Barışçıl Bir Güç Olarak Sunuyor?

Çin’in başarılı, görünüşte mütevazı ve sessiz emperyalist yayılmasının nedenleri vardır. Bunun en önemli nedeni, Çin’in askerî gücünün henüz ABD’nin emperyalist gücüyle rekabet edebilecek düzeyde olmamasıdır. Çin silahlı kuvvetleri başlangıçta, ülkeyi emperyalist saldırılara karşı korumak amacıyla bir savunma ordusu olarak tasarlanmıştır. Bu ordunun, dünya çapında askerî operasyonlar yürütebilecek ve ABD ile rekabet edebilecek saldırgan bir emperyalist güç hâline dönüştürülmesi zaman alacaktır. Bununla birlikte, Çin bunu da hedef olarak belirlemiştir.

2023 yılında yapılan Ulusal Halk Kongresi’nde, Çin’in 2050 yılına kadar dünyanın en modern ve en güçlü ordusuna sahip olacağı ilan edilmiştir. 2023 Statista verilerine göre Çin, askerî harcamalarda ABD’nin ardından açık ara farkla ikinci sırada yer almaktadır.

2023 Yılı Askerî Harcamalar (milyar ABD doları) [15]

ABD: 906
Çin: 296
Rusya: 109
Hindistan: 83,6
Suudi Arabistan: 75,8
Birleşik Krallık: 74,94
Almanya: 66,8
Ukrayna: 64,8
Fransa: 61,3
Japonya: 50,2

2024 yılı, dünya genelinde askerî harcamaların 2,7 trilyon ABD doları ile yeni bir rekora ulaştığı yıl olmuştur. Bu, 2023 yılına kıyasla %9,4’lük bir artış anlamına gelmektedir. Askerî harcamalar on yıldır uluslararası düzeyde istikrarlı bir şekilde artmaktadır. Ancak “Soğuk Savaş”ın sona ermesinden bu yana, hiçbir dönemde bir yıl içinde bu denli güçlü bir artış yaşanmamıştır. Bu rekor artışta, ABD’nin 997 milyar ABD doları ve Çin’in 314 milyar ABD doları tutarındaki askerî harcamaları yine başlıca rolü oynamıştır. Yalnızca bu iki başlıca emperyalist rakibin askerî harcamalarının toplamı, dünya genelindeki askerî harcamaların neredeyse yarısını, yani %48,56’sını oluşturmaktadır. [16]

Bu, ABD’nin Çin’e karşı hâlâ büyük bir üstünlüğe sahip olduğu anlamına gelmektedir; ancak aradaki fark giderek küçülmektedir.

Satın alma gücü paritesine dayalı bir hesaplama, gerçek durumu çok daha açık biçimde ortaya koymaktadır. Örneğin Çin, daha düşük harcamalarla ABD’ye kıyasla çok daha fazla silah üretebilmektedir. Satın alma gücü paritesine göre Çin’in askerî harcamaları 2023 yılında yaklaşık 490 milyar ABD dolarına, 2024 yılında ise 500 milyar ABD dolarının üzerine çıkmıştır.

ABD’nin dünya polisi olarak süregelen rolünün maddi temeli, hâlâ onun muazzam askerî gücüdür. Ancak bu askerî üstünlük, direniş gösteren halklara karşı pek de etkili olmadığını göstermiştir; bunu Vietnam Savaşı ortaya koymuştur. Aynı şekilde Afganistan’da, Irak’ta ve Suriye’de de bu askerî güç istenen sonuçları verememiştir.

ABD’nin askerî üstünlüğünün önemli bir unsuru, en büyük nükleer güçlerden biri olması ve şimdiye kadar savaşta nükleer silah kullanan tek güç olmasıdır.

Ancak olası bir Üçüncü Dünya Savaşı durumunda –ki bu savaş bir nükleer savaş olarak yürütülebilir–Çin ve Rusya’nın nükleer ve balistik füze potansiyelleri, ABD’nin ve Batı’nın nükleer potansiyelini dengeleyecek bir düzeydedir.

2024 Yılı İtibarıyla Durum:Nükleer Güçler – Nükleer Savaş Başlığı Sayısı [17]

Rusya: 5.580
ABD: 5.044
Çin: 500
Fransa: 290
Birleşik Krallık: 225
Hindistan: 172
Pakistan: 170

Bu “resmî” nükleer güçlerin yanı sıra, İsrail de 90 ve Kuzey Kore de 50 nükleer savaş başlığıyla bu kapsama dâhil edilmektedir. İran ise, son İsrail–İran savaşı nedeniyle nükleer programı şimdilik geriletilmiş olsa da, kendi atom bombasını üretme sürecini sürdürmektedir.

Bu, ABD’nin dünya polisi rolünü yalnızca nükleer gücü aracılığıyla sürdüremeyeceği anlamına gelmektedir. Batılı emperyalistler ile onların doğulu rakipleri, hem nükleer savaş başlıklarının sayısı hem de taşıyıcı sistemler (stratejik bombardıman uçakları ve balistik füzeler) açısından bir denge durumundadır.

Bu, bir korku dengesi ve olası bir barbarlık dengesidir ve nükleer silahların kullanımının “dünyanın yok edilmesi” eşiğinin altında tutulması yoluyla kapsamlı, “topyekûn” bir nükleer savaşın büyük ölçüde engellenmesini sağlamaktadır.

Ancak taktik nükleer bombalarla yürütülecek bir nükleer savaş — örneğin İkinci Dünya Savaşı’nda Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları gücünde — hesaplanmakta ve kısmen Ukrayna’daki savaşta olduğu gibi, Orta Doğu’da da somut biçimde dile getirilmekte ve tehdit olarak gündeme getirilmektedir!

G7 ile Karşılaştırıldığında BRICS’in Genişlemesi

ABD için — çeşitli alanlardaki etkisi gerilerken — en büyük ekonomik silah, ABD dolarının hâlen rezerv para olarak dünya çapındaki rolünü sürdürmesidir. Bu durum, ABD’nin küresel finans sistemini belirleyici ölçüde şekillendirmeye devam etmesini mümkün kılmaktadır.

Ancak burada da, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalist dünya sistemi içinde ortaya çıkan ABD’nin mutlak egemenliği sarsılmaktadır.

Günümüzde dünya ticaretinin %83,71’i hâlâ ABD doları üzerinden gerçekleştirilmektedir. Ancak Euro, Ruble ve özellikle de Yuan tarafından bir rekabet söz konusudur. Hâlihazırda küresel ticaretteki payı %4,5 olan Yuan’ın payı sürekli bir yükseliş eğilimi göstermektedir. Çin’in dış ticaretinde Yuan, 2023 yılında ABD dolarını geride bırakmıştır. Avrupa iç ticaretinde ise Euro, doları aşmıştır.

Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasından ve 2000’li yılların başında Euro’nun yürürlüğe girmesinden bu yana, ABD dolarının merkez bankalarının uluslararası döviz rezervlerindeki payı %71’den 2024 yılında %54’e düşmüştür. [18] Bu eğilim devam etmektedir.

2009 yılında Brezilya, Rusya, Hindistan ve Güney Afrika, Çin’in öncülüğünde bir araya gelerek, büyük Batılı emperyalist güçlerin temsil edildiği G7 zirvelerine bir yanıt olarak BRICS grubunu kurmuştur. BRICS ülkeleri, Batılı iktisatçılar tarafından “yükselen piyasalar” olarak adlandırılan kategoriye dâhil edilmektedir. Ancak bu sınıflandırma, emperyalist büyük güçler olan Çin ve Rusya bağlamında yalnızca sorunlu değil, aynı zamanda yanlıştır.

Ancak Çin bu sınıflandırmadan memnundur. Çin, Dünya Bankası’nın ülkeyi bu kategoriden çıkarıp “gelişmiş ekonomiler” grubuna dâhil etme girişimlerine sert biçimde karşı çıkmıştır. Çünkü “yükselen piyasalar” kategorisindeki ülkeler, Dünya Bankası’nın kalkınma fonlarından hâlen yararlanabilmektedir.

Gerçekte BRICS, ABD önderliğindeki Batılı emperyalist güçler bloğuna karşı alternatif bir blok oluşturma projesidir. Bu blokta, Doğu’nun iki emperyalist büyük gücü olan Çin ve Rusya; emperyalist bir büyük güç olma potansiyeline sahip, dünyanın en kalabalık ülkesi Hindistan; ayrıca kendi kıtalarının ekonomik açıdan en güçlü ülkeleri olan Brezilya ve Güney Afrika yer almaktadır.

Bu bloğun ilk somut sonuçlarından biri, Yeni Kalkınma Bankası’nın (New Development Bank, NDB) kurulması olmuştur.

100 milyar ABD doları tutarında bir rezervle kurulan NDB, Çin’in uluslararası finans alanındaki Batı’nın mutlak egemenliğini kırma yönünde attığı önemli bir adımdır. Çin, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu gibi uluslararası finans kuruluşlarında kendisine düşen, hak ettiği düzeyde bir etkiye sahip değildi. Talepleri neredeyse her zaman reddedilmiştir.

NDB, 2015 yılında BRICS üyeleri tarafından kurulmuş, daha sonra Bangladeş, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Uruguay da üye olarak katılmıştır. “Küresel Güney” ülkelerinden bir dizi ülke de üyelik için beklemektedir. Banka, özellikle üyeleri ekonomik zorluklar yaşadığında ya da yatırım yapmak istediklerinde devreye girmekte ve onları uygun koşullu kredilerle desteklemektedir. Ancak banka, üyelerinin Küresel Güney’deki “gelişmekte olan ülkelerde” yaptıkları yatırımları da desteklemektedir. 2015 ile 2023 yılları arasında NDB, 98 proje için toplam 32,4 milyar ABD doları tutarında kredi sağlamıştır. [19]

Aynı zaman dilimi içinde, Çin’in öncülüğünde “İpek Yolu Altyapı Fonu” ve “Asya Altyapı Yatırım Bankası” kurulmuştur. “İpek Yolu Altyapı Fonu” başlangıçta 40 milyar ABD doları ile donatılmıştır. “Asya Altyapı Yatırım Bankası” ise 2015 yılının sonunda, bunun yarısını Çin’in üstlendiği 50 milyar ABD doları tutarındaki başlangıç sermayesiyle kurulmuştur. Banka sermayesinin zaman içinde 100 milyar ABD dolarına çıkarılması öngörülmektedir.

“Asya Altyapı Yatırım Bankası”nın bugüne kadarki yatırım faaliyetleri, Batı’nın büyük yatırım bankalarına karşı doğulu bir alternatif olarak gelişme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. [20] Banka Ocak 2016’da faaliyetlerine başlamıştır ve %26’lık pay ile Çin en büyük hissedardır. Bankanın merkezi Şanghay’da bulunmaktadır. Hindistan %7,5’lik pay ile onu izlemektedir. Türkiye de bankanın üyesidir ve %2,5’lik pay ile on birinci en büyük hissedardır. Üye ülkeler arasında ayrıca Almanya, Güney Kore, Avustralya, Japonya, Fransa ve Birleşik Krallık da yer almaktadır.

ABD, bu yeni yapıya açıkça karşı çıkmış ve Batılı müttefiklerini uyarmıştır. Ancak bu uyarılar şimdiye kadar herhangi bir etki göstermemiştir.

Bu BRICS+ bloğu Batılı emperyalizme karşı konumlandığı için, birçok revizyonist sol tarafından “emperyalizme karşı” bir blok olarak değerlendirilmektedir. İlginç olan şudur ki, daha önce Sovyetler Birliği’ni çöküşünden önce “gerçek sosyalist bir güç” olarak öven ve “Maoist Çin”e karşı tutum alan bazı revizyonist güçler, bugün umutlarını Çin’e bağlamış durumdadır. Almanya’daki DKP bu çizginin bir örneğidir. Onlara göre bugünkü Çin ya sosyalisttir ya da “henüz sosyalist değildir”, ancak “sosyalizmi hedefleyen ve sosyalizme doğru ilerleyen bir güçtür”. Bu revizyonist yoruma göre dünya çapındaki bölünme, “zenginler ile yoksullar” ve “küresel emperyalist Batı ile küresel Güney” arasında yaşanmaktadır. Bu çerçevede, bu “Küresel Güney”in başlıca güçleri olan Rusya ve Çin, “yoksulların” tarafında yer alan anti-emperyalist güçler olarak görülmektedir.

NDB ve diğer finans kuruluşlarının yanı sıra, BRICS devletlerinin kendi aralarındaki ticari ve ekonomik ilişkilerde ABD doları yerine –şimdilik– ulusal para birimlerini kullanma yönündeki kararı da, dolar hegemonyasını azaltmaya yönelik bir adımdır.

Orta vadede, BRICS devletleri arasında ticarette kullanılacak ortak bir para biriminin oluşturulması hedeflenmektedir. BRICS, her üyenin ekonomik gücünden bağımsız olarak eşit oy hakkına sahip olduğu bir örgüttür. Bu nedenle, Çin’in birçok genişleme ve derinleştirme planı, karar alma süreçlerini zorlaştıracağı gerekçesiyle Rusya tarafından reddedilmiştir.

Bu durum, Ukrayna Savaşı bağlamında değişmiştir. Batılı güçler tarafından ekonomik yaptırmalar ve siyasi tecrit girişimleriyle baskı altına alınan Putin rejimi, Hindistan ve Çin ile olan ekonomik ilişkilerini daha da geliştirmiş ve böylece Batı’nın ekonomik ablukasının olumsuz etkilerini en aza indirmiştir.

Batı’nın Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımlarını desteklemeyen birçok “Küresel Güney” ülkesinin katılımıyla BRICS’in genişlemesi, Rusya’nın siyasi izolasyonunu kırmanın bir yolu olarak görülmüştür.

Bu doğrultuda, Güney Afrika’da düzenlenen 15. BRICS Zirvesi’nde, Ocak 2024’ten itibaren altı yeni ülkenin BRICS’e kabul edilmesine karar verilmiştir: Arjantin, Etiyopya, İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri. 2024 yılının başında Mısır, Etiyopya, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) katılımıyla genişleme gerçekleşmiştir. Suudi Arabistan da üyelik daveti almış olmasına rağmen, üyeliğini henüz resmîleştirmemiştir. Arjantin ise Javier Milei’nin göreve başlamasının ardından, BRICS ülkelerine katılmayacağını resmen bildirmiştir.

Bu yeni üyelerle birlikte BRICS üyelerinin sayısı — artık BRICS+ olarak — dokuza yükselmiştir. Ocak 2025’te Endonezya da ilave bir ortak ülke olarak kabul edilmiştir. Yaklaşık 40 ülke daha BRICS’e üyelik konusunda ilgi beyanında bulunmuştur. [21]

BRICS’in Genişlemesi ve Küresel Ekonomik ve Siyasal Manzara (2020–2024)

BRICS üyeliğine ilgi gösteren ve BRICS toplantılarına davet edilerek bu daveti kabul eden ülkeler arasında Türkiye, Meksika, Nijerya, Pakistan ve Küba da bulunmaktadır. Başlangıçtaki BRICS ülkeleri dünya nüfusunun %42’sini temsil etmekteydi. Küresel GSYH içindeki payları, nominal ABD doları değerine göre yaklaşık %23, satın alma gücü paritesine (SGP/PPP) göre hesaplandığında ise yaklaşık %31,5 düzeyindeydi.

Ocak 2024’ten bu yana genişletilmiş BRICS+ ittifakı, dünya nüfusunun %45,1’ini temsil etmekte ve küresel nominal GSYH’nin %27,5’ine varan bir paya sahip bulunmaktadır. Satın alma gücü paritesine göre GSYH içindeki payı ise %34,6’dır. BRICS+ ittifakı, dünyanın en büyük doğal gaz ve petrol rezervlerine, en büyük hammadde kaynaklarına ve en büyük tahıl ile tarımsal üretim kapasitesine sahiptir.

ABD doları yerine ulusal para birimleriyle mal değişimi ya da ticaret yapılması, doların egemenliğini önemli ölçüde zayıflatabilir. Uzun vadede bu ittifak tarafından ortak bir para biriminin geliştirilmesi, doların dünya parası olarak rolünü sona erdirebilir ve küresel finans sistemindeki üstünlüğünü devirebilir. Ekonomik gelişmeler bu yöne işaret etmektedir.

Sonuç
2019’dan 2024 sonuna kadar olan dönemde dünya ekonomisi, önce Covid-19 pandemisi nedeniyle kriz döngüsü içinde derin bir depresyon yaşamıştır.

2020 yılında dünya ekonomisi, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en derin küçülmeyi deneyimlemiştir. Bunu izleyen dönemde ise Ukrayna’daki savaş, görece hızlı bir toparlanmayı frenlemiştir. Dünya ekonomisi hâlihazırda çok düşük bir büyüme düzeyinde seyretmektedir ve kriz döngüsü içinde tam bir toparlanma ile canlanma ve yükseliş aşamasına geçişin gerçekleşmesi için daha zamana ihtiyaç vardır.

Giderek daha fazla iç içe geçen dünya ekonomisinde, iki ayrı merkez –iki farklı emperyalist blok– giderek daha net biçimde ortaya çıkmaktadır. ABD önderliğindeki Batılı emperyalist bloğun dünya ekonomisindeki payı azalmaktadır. Doların küresel finans sistemindeki mutlak egemenliği ise çözülmeye başlamıştır.

Batılı emperyalist bloğa, yani G7 olarak ortaya çıkan yapıya karşı, ikinci bir blok şekillenmektedir: 2024 başından itibaren 9 üyeden oluşan genişletilmiş BRICS+ bloğu. Bu blok, G7 ile karşılaştırıldığında dünya ekonomisinin daha hızlı gelişen bölümünü temsil etmektedir ve kendisini “Küresel Güney”in çıkarlarının savunucusu olarak sunmaktadır.

Çin ve Rusya etrafında oluşan blok, küresel ölçekte emperyalist büyük güçler arasındaki iktidar mücadelesinin başlıca aktörlerinden biridir. Çin ve Rusya’nın emperyalist büyük güçler olarak birlikte hareket ettiği bu blok da emperyalist bir bloktur. Ancak Çin, Rusya’nın aksine, “komünist” sıfatından henüz vazgeçmemiştir ve emperyalizmini fiilen komünizmin örtüsü ve adı altında yürütmektedir. Bu nedenle Çin söz konusu olduğunda “sosyal-emperyalist” bir güçten söz ediyoruz.

Her iki blok da geçici emperyalist çıkar ittifaklarıdır. Bu ittifakların kendi içlerinde de çıkar çatışmaları bulunmaktadır ve bunlar kısmen açık biçimde yaşanmaktadır. Örneğin ABD ile Avrupa Birliği içindeki emperyalist “ortakları ve rakipleri” arasındaki çıkar çatışmaları buna örnektir. Rusya ile Çin arasındaki ittifak da, kendi içinde çıkar çelişkileri barındıran amaçsal bir ittifaktır.

TA95_small

2020’den 2025 ortasına kadar olan dönemde, aşağıdaki olaylar dünya genelinde küresel gelişmeleri belirlemiştir.

*Covid19 pandemisi (2020/2021).

*Ukrayna’da emperyalistler arası savaş, Şubat 2022’de başladı.

*Siyonist devlet İsrail’in Filistin halkına karşı yürüttüğü soykırımcı savaş, Ekim 2023’ten bu yana.

*Suriye’de faşist Esad rejiminin devrilmesi, 2024 sonu.

*İklim krizinin felaket boyutundaki etkileri.

Binlerce insanın hayatına mal olan aşırı hava olayları, milyonlarca insanın evsiz kalmasına yol açtı. Doğal yaşam temellerinin korkunç ve geri döndürülemez biçimde yok edilmesi.

Covid-19 Pandemisi

Mart 2020’de Çin’den başlayarak tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 pandemisi, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en yaygın pandemi oldu ve neredeyse tüm ülkeleri etkiledi. Pandemi, son beş yılın en önemli olaylarından biri olarak öne çıktı ve etkileri geleceği de şekillendirmeye devam edecek.

Bu süreç, giderek daha fazla kâr odaklı hale gelen kapitalist sistemde sağlık sektörünün işçiler ve emekçiler açısından ne kadar felaket boyutunda ve sefil bir şekilde örgütlendiğini açıkça ortaya koydu. Kapitalist dünya, böylesine kapsamlı ve yıkıcı bir pandemiye hiçbir şekilde hazırlıklı değildi.

Johns Hopkins Üniversitesi’nin hastaneler ve sağlık bakanlıklarından gelen bilgilere dayanarak güncellediği Covid harita verilerine göre, 3 Ekim 2023 itibarıyla dünya genelindeki resmi vaka sayısı toplam 676.699.605 olarak kaydedildi. Covid-19 nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 6.881.955 oldu. (Statista’ya göre ise 8 Nisan 2024 itibarıyla Covid kaynaklı ölüm sayısı 7.010.440’a yükselmiştir.)

Ölüm oranı yüzde 1’in üzerinde seyrederek oldukça yüksek düzeyde gerçekleşti. 2019’un sonundan 3 Ekim 2023’e kadardünya genelinde toplam 13.338.833.188 doz aşı uygulandı. Bazı ülkelerde aşılama oranı yüzde 90’ın üzerine çıktı. Birçok kişinin birden fazla doz aşı olduğu dikkate alındığında, dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisinin Covid-19’a karşı aşılandığı söylenebilir.

Bu denli yaygın bir hastalık ve bu ölçekte bir aşılama kampanyası, dünya tarihinde daha önce hiç yaşanmamıştı.

COVID-19 Aşıları ve Komplo Teorileri

Çok kısa sürede geliştirilen COVID-19 aşıları, üretici şirketlere devasa kârlar sağladı. Aşıları rekor sürede geliştirip piyasaya süren ilaç tekelleri, pandemi sürecinin en büyük kazananları oldu.

Buna karşılık, kitlesel aşılama sayesinde başlangıçta yaklaşık %50 düzeyinde olan mortalite (ölüm oranı) önemli ölçüde düşürülebildi. Aşılar yalnızca ölümlerin azalmasına katkı sunmakla kalmadı, aynı zamanda hastalığın daha hafif geçirilmesine de yardımcı oldu.

Bu ilerlemelere rağmen, COVID-19’a neden olan virüs tamamen ortadan kalkmış değildir. Mutasyonlar ve yeni varyantlar hastalığın yayılmasını sürdürmektedir. Ancak bu yeni varyantların ölüm oranı, COVID-19’un ilk dönemlerine kıyasla çok daha düşüktür.

Aşılar ve enfeksiyonlar sonucu kazanılan bağışıklık sayesinde, COVID-19 artık griplekıyaslanabilir bir hastalık haline gelmiştir.

Ancak, COVID-19’un önceki virüs hastalıklarına göre bazı yeni özellikler taşıması nedeniyle, hastalığın uzun vadeli etkileri hâlâ bilinmemektedir.

Aşıların uzun vadeli etkileri, salgının başlamasından en erken on yıl sonra, yani yaklaşık 2030 yılından itibaren daha net biçimde görülebilecektir.

Halihazırda birçok sağlık emekçisi ve hekim, bazı insanlarda COVID-19 hastalığını geçirdikten sonra ortaya çıkan “Long COVID” olarak adlandırılan bir tablodan söz etmektedir. Pandemi sürecinde yüksek ölüm oranlarıyla karşı karşıya kalan tıp dünyasının ve insanlığın önünde duran temel soru şuydu: Uzun vadeli sonuçları henüz gözlemlenememiş bir aşıyı, mevcut ölümleri önlemek ve pandemiyi kontrol altına almak için kullanacak mıyız? Bu soruya verilen yanıt, esas olarak “Evet, bunu yapacağız” şeklinde olmuştur.

Elbette, hastanelerin ve morgların dolup taştığı, insanlığın yeni ve ölümcül bir tehditle karşı karşıya kaldığı durumlarda, her zaman olduğu gibi “dünya sona eriyor” senaryolarında, çok sayıda ezoterik komplo teorisikamuoyuna yayılmıştır.

“Korona inkar teorisi”, pandemi süresince en yaygın yayılan komplo teorilerinden biriydi. Bu teorinin temelde iki ana varyasyonu vardı:

Birincisi, böyle bir hastalığın hiç var olmadığını ve hastalığın insanları paniğe sürüklemek için uydurulduğunu iddia ediyordu. İkinci varyant ise hastalığın var olduğunu kabul ediyor, ancak virüsün laboratuvarda bilinçli olarak üretildiğini ileri sürüyordu.

Her iki varyant da COVID-19’un, dünyayı yöneten – ve elbette Yahudi (antisemitizm olmadan bir dünya komplosu “teorisi” olmaz) – dijital teknoloji ve ilaç tekellerinin bir projesi olduğunu öne sürüyordu. Amaçlarının, insanları tamamen kontrol etmek olduğu iddia ediliyordu. Hedefin, herkese bir mikroçip yerleştirmek ve zorunlu aşılar yoluyla ilaç tekellerine devasa kârlar sağlamak olduğu söyleniyordu.

Ayrıca COVID-19 aşısı aracılığıyla mikroçip implantlarının deri altına yerleştirildiği ya da zaten yerleştirilmiş olduğu iddia edildi. Aşılara karşı genel kampanyalar yürütüldü. Bu komplo anlatılarının en aşırı takipçileri, düşüncelerinin okunmasını ve manipüle edilmesini engellemek amacıyla alüminyum folyo şapkalarla gösterilere katıldılar. Yaygın olan bir başka “teori” ise, COVID-19’a neden olan SARS-CoV-2 virüsünün doğal bir mutasyon sonucu ortaya çıkmadığını, aksine laboratuvarda yapay olarak üretilmiş bir virüs olduğunu ileri sürüyordu. Bu görüşü savunanlar, virüsün kökeni konusunda siyasal olarak farklı tutumlara sahiptiler.

Anti-emperyalizmi yalnızca ABD’ye karşı olanlar, sorumluluğu ABD emperyalizmine yüklediler: ABD’li bir tekelin bu virüsü Çin’deki bir araştırma merkezinde ürettiği ve ardından laboratuvardan dışarı sızdırdığı iddia edildi. Şimdi ABD’li ilaç şirketleri büyük kârlar elde ediyor, daha da önemlisi büyük dijital teknoloji şirketleri insanları mikroçiplerle donatıyordu.

Dönemin ABD Başkanı Trump ve onun destekçileri için, ilk kez Wuhan’da ortaya çıkan virüsün faili ve sorumlusu açıktı: ABD’nin başlıca rakibi ve düşmanı olan Çin! “Çin virüsü” (Trump) Batı’ya ve onun özgür, demokratik ülkelerine zarar vermeli ve onların ekonomilerini çökertmeliydi.

Bu “laboratuvardan çıkan virüs” teorisi, “Korona inkârcılığı teorisi”nden şu yönüyle ayrılıyordu: Aşıları ve kapsamlı aşılamayı ilkesel olarak reddetmiyordu.

Pandemiyi kontrol altına almak için neredeyse tüm ülkelerde uygulanan karantina (lockdown) önlemleri, her krizde olduğu gibi, her şeyden önce işçileri ve emekçi insanları etkiledi.

Aşı henüz yaygınlaşmamışken, başlangıç aşamasında tek çözümün insanların kendi dört duvarı içine kapanması ve sosyal temasları asgari düzeye indirmesi olduğu düşünülüyordu. Ancak tam kapanmalar sırasında bile, büyük sanayi tekelleri, ellerinde hâlâ gerekli ara ürünler bulunduğu sürece üretimlerini sürdürdüler.

İşçiler, çoğu zaman kendilerine basit koruyucu maskeler bile verilmemesine rağmen, aynı makinelerin ve montaj bantlarının başında çalışmaya devam ettiler. Aynı şekilde, gıda ve yaşamsal öneme sahip malların üretiminden sorumlu olan emekçiler de satış noktalarında ve lojistik alanında çalışmalarını sürdürdüler.

Hastane çalışanları, bakım kuruluşlarındaki personel, bazı durumlarda kreşlerde ve okullarda çalışanlar, tarım işletmelerindeki emekçiler ile enerji tedarikçileri ve toplu taşımada görev yapan çalışanlar da görevlerinin başında olmaya devam ettiler.

İşçilerin büyük çoğunluğu, Korona dönemindeki günlük yaşamı “normal” zamanlara benzer şekilde yaşadı; tek fark, doğrudan sosyal temasların asgari düzeye indirilmek zorunda kalınmasıydı. Bu durum, işçiler arasındaki enfeksiyon oranlarının son derece yüksek olmasına yol açtı. Kâr, insan hayatından daha önemliydi.

Aynı zamanda hastalık özellikle yaşlı insanlar ve önceden var olan sağlık sorunları bulunan kişiler için ölümcül oldu. Bazı gelişmiş ülkelerde, tamamen izole edilmiş huzurevlerinde binlerce yaşlı insan hayatını kaybetti.

Birçok huzurevi adeta ölüm evlerine dönüştü. Yoğun bakım ünitelerinde, hayatta kalma şansı daha yüksek olan yeni hastalara yer açmak için tedavi kaynakları yeniden dağıtıldı; ölüme en yakın olanların bakımı ise durduruldu. Bu uygulama “triyaj” olarak adlandırılmaktadır.

COVID-19 pandemisi, kapitalist ülkelerdeki sağlık sistemlerinin bir pandemiye ne kadar hazırlıksız ve çaresiz yakalandığını açığa çıkardı. Azami kâra odaklanmış bu sistem; hastanelerin özelleştirilmesine, daha az kârlı bölümlerin kapatılmasına, personel sayısının azaltılmasına, geride kalan çalışanların aşırı derecede yük altına sokulmasına ve acil durumlar için ayrılan yatak sayısının ciddi biçimde düşürülmesine yol açtı.

Aynı durum huzurevleri için de geçerliydi. Bunun sonucu olarak personel son derece ağır koşullar altında çalışmak zorunda kaldı. Hastanelerde dezenfektanlar ve maskeler gibi en temel hijyen malzemeleri dahi eksikti. Kapitalist devletler arasındaki rekabet içinde maskeler birbirlerinden bile çalındı. İnsanlar ölürken, maske ticareti üzerinden milyarlarca kâr elde edildi. Hastaneler çok kısa sürede kapasitelerinin sınırına ulaştı. Solunum cihazları, maskeler ve dezenfektanlara yönelik stokların yetersizliği nedeniyle mevcut malzemeler hızla tükendi.

Doktorlar, hemşireler ve tüm hastane çalışanları, dinlenme molası olmaksızın, günler ve geceler boyunca, kendilerinin de hastalanma tehlikesi altında ağır bir şekilde çalıştılar. Ancak gösterdikleri bu özveri yeterli olmadı. Birçok hasta çaresizlik içinde hastane koridorlarında ve bahçelerde kaderine terk edildi. Binlerce sağlık emekçisi hastalandı ya da yaşamını yitirdi.

Neden en tehlikeli virüsün kapitalizm olduğunu söylüyoruz

COVID-19, kapitalist dünya düzeninde bazı değişimlere ve yeni tartışmalara yol açtı. Tamamen gerici, burjuva-demokratik, Batılı emperyalist devletlerle; Çin ve Rusya gibi, burjuva demokrasisinin kırıntılarına bile sahip olmayan faşist devletler arasındaki karşılaştırmada, her iki taraf da Korona krizini daha iyi yönettiklerini iddia etti.

Bu süreçte, Çin ve Rusya gibi merkezi kararları acımasız faşist yöntemlerle alan ve her türlü muhalefeti fiziksel olarak bastıran devletlerin; karar alırken ve bu kararları uygularken bir sonraki seçimi de hesaba katmak zorunda olan Batılı emperyalist devletlere kıyasla “avantajlı” oldukları görüldü.

İnsan kayıpları açısından bakıldığında ise, virüsün ilk kez bu ülkede ortaya çıkmış olmasına rağmen Çin, nüfusuna oranla (1,426 milyar) en yüksek aşılama oranına (%92,81) sahip olan, en düşük vaka sayısını (4.903.524) ve en düşük ölüm oranını (101.056 Covid-19 ölümü) kaydeden emperyalist devlet oldu.

Bu sonuç, sosyal-faşist şiddetin aşırı düzeyde uygulanmasıyla elde edildi. Hastalığın ortaya çıktığı şehirler, hatta milyonluk metropoller aylar boyunca tamamen tecrit edildi. Çin, internet aracılığıyla tüm dünyanın birbirine bağlı olduğu bir dönemde, virüsü iki ay boyunca gizli tutmayı başardı. Bu nedenle Çin, pandeminin dünya çapında yayılmasından başlıca sorumlu devletlerden biri oldu.

Elbette, Mart 2020’nin ortasına kadar pandeminin tehlikesini “doğru biçimde değerlendirmek ve kamuoyuna açıklamak” konusunda zaman kaybeden Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ / WHO) de bu süreçte sorumluluk taşımaktadır.

Ocak ayından itibaren Çin’de, hastalıktan etkilenen bölgelerde sokağa çıkma yasakları ilan edildi. Ülke içindeki seyahatler ciddi biçimde kısıtlandı. Ülkeye giriş ve çıkışlar uzun bir süre tamamen durduruldu. Yasaklar kaldırıldığında ise ülkeye giren herkes teste tabi tutuldu. Test sonucu negatif çıkan kişiler dahi en az bir hafta boyunca sıkı bir karantina altında tutuldu. Özetle Çin, günümüz koşullarında tam bir tecridin ancak yoğun faşist zorlayıcı önlemlerle mümkün olabileceğini pratikte göstermiş oldu.

Batılı emperyalist devletlerde de COVID-19, “olağanüstü hâl” ilan etmek ve son derece merkeziyetçi kararlar almak için bir araç olarak kullanıldı.

Örneğin Almanya’da ülke, şansölye, içişleri bakanı ve sağlık bakanından oluşan bir “Korona Kabinesi” tarafından yönetildi. Bu kabinenin aldığı kararlar ise “uzmanların” tavsiyelerine dayanıyordu.

COVID-19, Batılı “demokratik” ülkelerde, “acil durum” etiketi altında hayata geçirilen faşist önlemlere karşı halkın hoşgörü sınırlarını test etmek için kullanıldı. Bu dönemde, “kamu sağlığını korumak” gerekçesiyle gösteri hakkını ciddi biçimde kısıtlayan çok sayıda düzenleme yürürlüğe konuldu. Aynı etiket altında pandemi, bazı karar alıcılar ve onların çevresindekiler için kârlı bir iş alanına da dönüştürüldü. Almanya’da Sağlık Bakanlığı, Jens Spahn döneminde, maskeleri adet başına tamamen fahiş bir fiyat olan 6 avrodan satın alarak milyarlarca maskeye harcama yaptı. Buna karşılık, kamu sağlığını önemli bir değer olarak gören birçok sol örgüt, hastalığın yayılmasını engellemek amacıyla çoğu zaman kendileri önlemler aldı; örneğin mevcut aksaklıklara karşı gösteriler düzenlediler ve emekçilerin korunmasına yönelik talepler ileri sürdüler.

Bunun tersine, Korona inkârcıları bir anda “demokratik gösteri hakkının savunucuları” olarak sahneye çıktılar. Sağlık krizinin kötü yönetimini ve sistemi suçlayan taraflar gibi davranan bu güçler, giderek daha fazla etki kazandılar.

Korona önlemlerini gerekçe göstererek sol grupların toplantılarını ve gösterilerini yasaklamaya çalışan burjuva devletler, bu sahte “demokrasi savunucularının” toplantı ve gösterilerine ise göz yumdular.

Genel olarak COVID-19, Batılı burjuva-demokratik devletlerde egemenler için iç faşistleşmeyi ilerletmenin bir aracı işlevi gördü. Zaten faşist olan devletlerde ise faşizmi daha da güçlendirmek için kullanıldı. Öte yandan COVID-19 dönemi, bazı faşist güçlerin kendilerini özgürlük ve demokrasinin savunucuları olarak sahneleyerek güçlerini artırdıkları bir evre de oldu.

COVID-19 ayrıca, bu kadar övülen “küreselleşmenin” olumsuz etkilerini de açığa çıkardı. Bir ülkede ortaya çıkan ölümcül bir virüs, çok kısa sürede tüm dünyaya yayılabildi. Ülkelerin aldığı zorlayıcı önlemler nedeniyle küresel tedarik zincirleri kesintiye uğradı.

Batılı emperyalist sanayiler, Çin’den gelen nispeten ucuz ara ürünlere ve bağımlı ülkelerden sağlanan hammaddelere büyük ölçüde bağımlı oldukları için, Çin’de uygulanan sıkı karantina (lockdown) önlemleri nedeniyle 2020’nin üçüncü çeyreğinden itibaren büyük ölçüde durma noktasına geldi. Bu dönemde batılı emperyalist devletlerin ekonomik krizi önemli ölçüde derinleşti.

Bu gelişmeler, stokları asgari düzeye indirmiş olan ve çokça övülen “tam zamanında (just-in-time)” üretim sisteminin yeniden gözden geçirilmesine yol açtı. Kapitalistler, üretimi güvence altına almak için en azından birkaç yıl sonrasını planlamak, bir depolama sistemi kurmak ve ara ürünler konusunda tek bir ülkeye bağımlılıktan kurtulmaya yönelik adımlar atmak zorunda kaldılar.

Pandemi sürecindeki gelişmeler, ileri sanayide gerekli ara ürünlerin fiyatlarının artmasına ve buna bağlı olarak sanayi ürünlerinin genel fiyatlarının yükselmesine katkıda bulundu. Aynı zamanda tamamen ihracata bağımlı bir tarımın sürdürülebilir olmadığı da açıkça ortaya çıktı. Devletler, iç tarımı destekleme politikalarını artırmak zorunda kaldılar. Tarım ürünlerinin fiyatları da büyük ölçüde yükseldi.

Buna ek olarak, hemen hemen tüm ülkelerde üretimde yaşanan düşüşler, milyonlarca işçi ve emekçinin işsiz kalmasına ya da kısa çalışma uygulamasına geçmesine yol açtı. İşçiler ve çalışanlar hem göreli hem de mutlak olarak yoksullaştı.

COVID-19 krizi; idari işlerin dijitalleştirilmesinde, perakende ticaretin internete kaydırılmasında, okul eğitiminin dijitalleştirilmesinde ve yüz yüze faaliyetleri neredeyse sıfıra indirilen sanatsal etkinliklerin dijital ortamda erişilebilir hale gelmesinde önemli bir rol oynadı.

Ne okullar ne öğretmenler ne de öğrenciler dijital eğitime hazır olduğundan, ayrıca teknik donanım ve dijital bilgi eksikliği bulunduğundan, pandemi yılı öğrenciler için kayıp bir yıl haline geldi.

Kapanma (lockdown) dönemlerinde, büro işlerinin dijital ortamda yürütülmeye devam edebildiği görüldü. “Evden çalışma (homeoffice)” yöntemi yaygın biçimde uygulamaya konuldu. Bu durum, ofis giderlerini evden çalışma yoluyla önemli ölçüde azaltabildikleri için işverenlere büyük avantajlar sağladı.

Aynı zamanda “dijital sosyalleşme”, gerçek toplumsal etkileşimin yerini aldı. İnsanların bir arada bulunması ve birlikte çalışması azaltıldı. Bu durum, büro çalışanlarının örgütlenmesini son derece zorlaştırdı; bazı durumlarda ise tamamen imkânsız hale getirdi.

COVID-19 yalnızca milyonlarca insanın ölümüne yol açan küresel bir pandemi değildi. Aynı zamanda kapitalist üretimin örgütlenmesinde, insani ilişkilerde ve toplumsal yaşamda bir dizi değişimi de beraberinde getirdi.

Dijital dönüşüm teknolojik olarak uzun süredir olgunlaşmıştı; ancak toplumsal olarak uygulanması kabul görmemişti. Gerekli hızda hayata geçirilememişti. COVID-19 pandemisi bu açıdan bir fırsat sundu. Ölümcül pandemi artık aynı biçimde var olmasa da, onun beraberinde getirdiği değişimler hâlâ hayatımızı belirlemeye devam etmektedir ve gelecekte de bunu sürdürecektir.

COVID-19, pandemi döneminde kitlesel biçimde iflas eden işçiler, emekçiler ve küçük işletme sahipleri için bir felaket oldu.

Egemenler açısından ise bu süreç, acil durumlarda büyük toplumsal huzursuzluklar ya da ayaklanmalar olmaksızın hangi faşist önlemleri alabileceklerini test ettikleri ve bu konuda veri topladıkları bir deney alanıydı. Ayrıca bu dönem, kapitalist sistem açısından yük olarak görülen, emeklilik ve sağlık sigortası sistemleri için maliyet oluşturan 65 yaş üstü nüfusun azaltılmasına yönelik bir araç işlevi de gördü.

Finans kapital için, tekelci burjuvazi ve onların tekelleri açısından COVID-19 dönemi, kârlarını olağanüstü ölçüde artırdıkları bir evre oldu. Özellikle sağlık alanındaki tekeller ve ilaç üreticileri bu dönemde devasa kârlar elde etti ve borsa değerleri hızla yükseldi.

İklim değişikliği ve küreselleşme nedeniyle COVID-19 sürecinde, dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkan bir salgının çok kısa bir süre içinde küresel bir pandemiye dönüşebildiğini gördük.

Kapitalizm koşulları altında bu tür pandemilerin önlenmesinin imkânsız olduğunu ve küresel ölçekte dayanışmacı bir işbirliği sistemi olmadan benzer pandemilerin tekrar tekrar ortaya çıkabileceğini ve çıkacağını deneyimledik.

Önümüzdeki yıllarda insanlık yeni pandemilerle karşı karşıya kalacaktır. Bu bağlamda asıl sorun pandeminin kendisi değildir. Temel sorun kapitalizmin varlığı ve egemenliğidir!

Öldüren virüs değildir. Öldüren kapitalist sistemdir!

Titel der Trotz Alledem! Ausgabe Nummer 94

Ukrayna’daki Savaş

2022 yılı, COVID-19’un büyük ölçüde kontrol altına alınmasının ardından “normalleşmeye” dönüş beklentisiyle başladı. Ancak 24 Şubat’ta Rusya’nın Ukrayna’ya karşı büyük bir askerî güçle gerçekleştirdiği işgal bu beklentileri yerle bir etti. Rusya tarafından açıkça körüklenen ve ilan edilen, Rusya’nın doğrudan savaş tarafı olarak yer aldığı savaş böylece başladı. 2014’ten bu yana Ukrayna’nın doğusunda süren mevzi savaşı yeni bir boyut kazandı.

22 Şubat’ta, günümüz Rus emperyalizminin adeta bir çarı gibi davranan Putin, Rus devletinin Donbass bölgesindeki kendilerini “Bağımsız Demokratik Cumhuriyetler” olarak ilan eden Luhansk ve Donetsk’i bağımsız devletler olarak tanıdığını açıkladı. Aynı zamanda Rusya ile bu “bağımsız” devletler arasında dostluk ve dayanışma anlaşmaları imzalandı. Bu, gerçekte açık bir savaş ilanıydı: Rusya, yıllardır süren Ukrayna savaşına artık yalnızca Luhansk ve Donetsk’te silahlandırdığı, eğittiği ve donattığı vekil güçler aracılığıyla dolaylı olarak katılmayacak, bundan böyle Rus ordusu aracılığıyla savaşa doğrudan müdahil olacaktı.

Rusya sözünü hayata geçirdi! 24 Şubat 2022’de Putin, Luhansk ve Donetsk hükümetlerinin “resmî talebi” temelinde Rus ordusuna Ukrayna’daki “kardeşlere yardım etme” emrini verdi. Rus ordusu birden fazla cepheden Ukrayna topraklarına girdi. Askerî hedefler, “yan hasar” gözetilmeksizin havadan ve karadan bombalandı. Rus tank birlikleri hızla başkent Kiev’e doğru ilerledi. Bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan ve 1991’de Yugoslavya’nın dağılması sırasında yaşanan savaşlardan bu yana Avrupa kıtasındaki ilk büyük savaştı. Batı propagandasına göre bu savaşta iyi ile kötü arasındaki cephe nettir: Bir tarafta deli, öngörülemez diktatör, otokratik Çar Putin vardır. Diğer tarafta ise Ukrayna halkı, kahraman başkanı Zelenskiy’nin önderliğinde, “özgür dünyanın” yüce insani ve ahlaki değerlerinin savunucusu olarak, işgale karşı bağımsızlık ve özgürlük için savaşmaktadır.

Bir tarafta, Ukrayna’yı işgal eden, saldırgan Putin vardır; kişisel iktidarını güvence altına almak için tüm dünyayı bir savaş tehlikesine sürüklemektedir. Diğer tarafta ise Ukrayna ve demokrasi, insan hakları, bağımsızlık ve özgürlük yer almakta; güçlü işgale karşı kahramanca direnmektedir. En kötü kötülük olan saldırgan Putin ile, süper kahraman Zelenskiy yönetimindeki Ukrayna’nın temsil ettiği en iyi iyilik arasındaki mücadele!

Buna karşılık Rus savaş propagandası, Ukrayna’nın Naziler tarafından yönetildiğini iddia ediyordu. Rusya, kendi “özel operasyonu” ile Donbass’taki Rusça konuşan nüfusa Ukraynalı Naziler tarafından uygulanan baskıya karşı savaştığını, Ukrayna’yı Nazizmden kurtaracağını ve etkisizleştireceğini ileri sürüyordu.

Ukrayna’daki savaşın karakteri

Ukrayna’daki savaş gerçekten Putin yönetimindeki Rusya ile Ukrayna arasında bir savaş mıdır? Rusya, Ukrayna’yı Nazilerden kurtarmak için mi işgal etmiştir? Bu savaşta acı çeken Ukrayna gerçekten yalnız mıdır? Ukrayna gerçekten bağımsızlığı için mi savaşmaktadır? Savaşın karakteri, Ukrayna’nın emperyalist işgale karşı mücadelesi midir?

Bu soruları yanıtlayabilmek için olgulara bakmamız gerekir:

Dünyanın genel durumu

Emperyalist dünya sisteminde, değişen güç dengeleri nedeniyle dünyanın emperyalist güçler arasında yeniden paylaşımı gündemdedir. Dünyanın her yerinde emperyalist büyük güçler ile diğer emperyalist ve gerici güçler, bu yeniden paylaşımda kendilerine mümkün olan en büyük avantajları nasıl sağlayabilecekleri konusunda rekabet ve çatışma içindedir. Bu rekabetin maddi-ekonomik temellerini yukarıda ortaya koyduk.

Bu çatışma, şimdiye kadar emperyalist büyük güçlerin müttefikleriyle birlikte doğrudan birbirlerine karşı savaştıkları yeni bir emperyalist dünya savaşı biçiminde ortaya çıkmış değildir. Bunun birçok nedeni vardır. Ancak temel nedenlerden biri, yükselen bir büyük güç olan Çin’in, şu anda en büyük emperyalist güç konumundaki ABD ile askerî olarak doğrudan boy ölçüşebilecek ve onlarla doğrudan bir çatışmaya girebilecek durumda henüz olmamasıdır. ABD’nin başlıca rakibi olan Çin, şimdilik doğrudan askerî çatışmalardan uzak durmaktadır.

Emperyalist rekabet günümüzde esas olarak başka biçimlerde sürmektedir: ticaret savaşları, karşılıklı ekonomik yaptırımlar, medyada propaganda, kültürel hegemonya mücadelesi ve rakiplerin denetimi altındaki bölgeler üzerinde ekonomik nüfuz kurma çabaları. Bunun yanı sıra her emperyalist güç, rakipleri tarafından egemenlik altına alınmış bölgelerde “yerli” güçleri destekleyerek rakibin hâkimiyetini kırmaya çalışmaktadır.

Bu süreçte askerî darbeler ve bölgesel vekâlet savaşları da dâhil olmak üzere her türlü araç ve yöntem kullanılmaktadır. Emperyalizme bağımlı ülkelerde, etnik, dinî, mezhepsel ya da toprakla ilgili çatışmalara dayanan bölgesel ve yerel savaşlar körüklenmektedir.

Emperyalist güçler bu savaşlarda kendi çıkarlarını, destekledikleri güçleri kapsamlı biçimde silahlandırarak, donatarak, eğiterek ve finanse ederek hayata geçirmektedir. Bu savaşlar gerçekte, dünyanın yeniden paylaşımı sürecinde nüfuz alanlarını savunmak ya da yenilerini ele geçirmek için emperyalistler tarafından kullanılan “vekâlet savaşlarıdır”.

Emperyalist güçler günümüzde, komünist partilerin yokluğu ya da zayıflığı nedeniyle, halkların kendi burjuvazilerine karşı yürüttükleri haklı ayaklanmaları bile kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilecek durumdadır. Bunun açık örnekleri, eski Sovyet etki alanındaki “renkli devrimler” ile “Arap Baharı”dır.

Bu bağlamda, Batılı müttefikleriyle birlikte hegemonyalarını yitirmekte olan ABD emperyalistlerinin, barışçıl biçimde genişleyen ve bu süreçte başarılı olan başlıca rakipleri Çin’e karşı saldırgan bir tutum benimsediklerini görüyoruz. Günümüzde Çin’in başlıca müttefiki ve ikinci en güçlü askerî güç olan Rusya da Batılı emperyalistlerin saldırılarının hedefi durumundadır.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve NATO’nun Doğu’ya doğru genişlemesi

1990’lı yıllarda ve sonrasında, emperyalist dünya sistemindeki güç dengelerinin köklü biçimde değişmesine iki gelişme damgasını vurmuştur. Bunlardan ilki, 1990’lı yılların başında Sovyetler Birliği’nin ve ona bağımlı olan “Doğu Bloku”nun dağılmasıdır. Sovyetler Birliği, 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren giderek sosyalist bir devletten sosyal-emperyalist bir devlete dönüşmüş ve adı dışında sosyalizmle hiçbir ortak yanı kalmamıştı.

Sovyetler Birliği dağıldığında, burjuvazinin propagandasına göre bu durum komünizmin çöküşü olarak sunuldu. Oysa gerçekte çöken, sosyal-emperyalist bir devletti. Onun öncülük ettiği “Doğu Bloku”, Rus sosyal-emperyalizminin egemenliği altında, revizyonistler tarafından yönetilen ülkelerden oluşan bir sosyal-emperyalist bloktu.

Sosyal-emperyalist kamp (Doğu Bloku) ile ABD öncülüğündeki NATO/Batı Bloku arasındaki denge, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte köklü biçimde değişti.

Sovyetler Birliği’ni oluşturan devletler, birbiri ardına Sovyetler Birliği’nden bağımsızlıklarını ilan ettiler. Aynı şekilde, Sovyetler Birliği’nin önderliğinde saldırgan emperyalist NATO Paktı’na karşı kurulmuş olan Varşova Paktı’nın üyesi diğer Doğu Avrupa devletleri de sırayla Varşova Paktı’ndan ayrıldılar. Böylece Varşova Paktı ve “Doğu Bloku” dağıldı.

Bu süreçte, Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (Doğu Almanya) Federal Almanya Cumhuriyeti (Batı Almanya) ile “yeniden birleşmesi” — ya da Doğu Alman halkının barışçıl ayaklanmasının ardından çökmekte olan Doğu Alman devletinin emperyalist Batı Almanya tarafından ilhak edilmesi — belirleyici bir rol oynadı.

Yeniden birleşmenin gerçekleştirilebilmesi için, İkinci Dünya Savaşı’nın galip güçlerinin onayı gerekiyordu. 1990 yılında yapılan ve ABD, Büyük Britanya, Fransa ve Sovyetler Birliği temsilcileri ile o zamana kadar var olan iki Alman devletinin katıldığı 4+2 görüşmelerinde, Sovyetler Birliği yeniden birleşmeye vereceği onayı, NATO’nun doğuya doğru daha fazla genişlememesi koşuluna bağladı. Batılı galip güçlerin temsilcileri 4+2 görüşmelerinde, NATO’nun doğuya doğru genişlemesine yönelik bir politikanın olmadığını ve olmayacağını açıkladılar. Sovyetler Birliği bu vaatlere dayanarak onay verdi ve silahlı kuvvetlerini Doğu Almanya’dan çekti.

Sovyetler Birliği’nin kısa süre sonra dağılması, Batılı emperyalistlerin verdikleri bu sözleri unutmalarına yol açtı. Eski Sovyet etki alanındaki devletler birbiri ardına NATO üyesi yapıldı ve artık yalnız kalan ve zayıflayan Rusya’ya karşı NATO’nun yeni kaleleri ve askerî üsleri olarak güçlendirildi.

1999 yılında ilk “Doğu’ya genişleme”, Macaristan, Çekya ve Polonya’nın NATO’ya kabul edilmesiyle başladı. İkinci genişleme dalgası 2004’te gerçekleşti; Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya NATO üyesi oldular. Arnavutluk ve Hırvatistan üçüncü dalgada, 1 Nisan 2009’da NATO’ya katıldılar. Son olarak Karadağ Haziran 2017’de, Kuzey Makedonya ise Mart 2020’de NATO’ya alındı. Aynı şekilde Bosna-Hersek de üyelik başvurusunda bulunmuştur. Gürcistan ve Ukrayna da mümkün olan en kısa sürede NATO üyesi olmak için yoğun çaba göstermektedir.

2021 yılında NATO/Batı yanlısı güçler, Belarus halkının faşist Lukaşenko rejimine karşı ayaklanmasını kullanarak rejimi devirmeyi ve Belarus’u emperyalist Batı dünyasına dâhil etmeyi amaçladılar. Ancak bu ayaklanma faşist terör yoluyla bastırıldı. 2022’de Kazakistan’da da benzer bir girişim engellendi. O tarihe kadar askerî ittifaklar açısından tarafsız olan Rusya’nın kuzey komşuları Finlandiya ve İsveç ise 2023 ve 2024 yıllarında NATO üyesi oldular.

Böylece Rusya, yalnızca batıdan değil; aynı zamanda Kafkasya’da, Orta Asya’da ve kuzeyden de emperyalist askerî ittifak olan NATO tarafından kuşatılmış oldu ve olmaya devam etmektedir.

Bu devletlerin tarafsız kalması yönündeki Rusya’nın önerileri ve NATO’nun doğuya doğru genişlemesine karşı yapılan itirazlar görmezden gelindi. Sözlü olarak verilmiş ve tutanaklara geçirilmiş vaatlere yapılan atıflar, “ama bunlar antlaşma metninde yer almıyor” denilerek geçiştirildi. Aynı zamanda bu gelişmeler, NATO’nun “bir saldırı örgütü değil, bir savunma örgütü” olduğu ve her devletin uluslararası örgütlere üyeliği konusunda kendisinin karar verme hakkına sahip olduğu argümanıyla savunuldu.

Rusya’nın “güvenlik kaygıları” bir blöf olarak küçümsendi ve NATO, Rusya’yı sindirmek amacıyla Rusya’nın batı sınırında sürekli olarak askerî tatbikatlar düzenledi.

Ancak bu adımlar, Rusya’nın 1990 ile 2000 yılları arasındaki on yıllık krizden çoktan toparlanmış olduğu gerçeği göz ardı edilerek atıldı. Rusya’nın, Batı Avrupa’daki emperyalist devletlerle iyi ilişkiler kurmuş olduğu; birçok Avrupa ülkesinin nispeten ucuz Rus gazı ve petrolüne bağımlı hâle geldiği ve Rusya’nın Afrika ile Orta Doğu’da önemli konumlar elde ettiği gerçeği de gözden kaçırıldı.

Çin’in emperyalist büyük güce yükselişi

Güç dengelerindeki köklü değişimi beraberinde getiren ikinci faktör, Çin’in gelişimi oldu.

2000’li yıllara kadar Çin, emperyalist büyük güçlerle eşit düzeyde rekabet edebilecek durumda değildi. Sosyal-faşist bir partiye dönüşmüş olan Çin Komünist Partisi’nin önderliği altında, tek parti sistemi içinde Çin hızla gelişti ve 2000’li yılların başında emperyalist büyük güçler arasındaki yerini aldı.

Çin’in ekonomik gelişimi, yayılması ve nüfuz kurma süreci, diğer tüm güçlere kıyasla daha hızlı gerçekleşti. Batılı emperyalist devletler, özellikle de ABD, gelişimi durdurulmadığı takdirde dünyanın hegemon emperyalist gücü hâline gelebilecek önemli bir rakiple karşı karşıya kaldıklarını gördüler.

Çin genellikle Rusya ile örtüşen çıkarlara sahip olduğundan, Batılı emperyalist güçlerle yaşadığı çatışmalarda Rusya’yı destekledi. Bu nedenle NATO’nun Rusya’ya karşı Doğu’ya doğru genişleme hamlesi, aynı zamanda Çin için de bir tehdit niteliği taşıyordu.

Ukrayna’daki gelişmelere somut olarak

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana Batılı emperyalist güçler, özellikle de ABD, ABD’den sonra hâlâ ikinci en büyük askerî güç olan Rusya’yı zayıflatmaya yönelik kapsamlı bir strateji geliştirdiler. Bu strateji, ekonomik yaptırımların yanı sıra askerî önlemleri de kapsamakta olup, NATO ABD ve müttefiklerinin en önemli askerî örgütü olarak işlev görmüştür. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından NATO’nun düşmanca genişlemesine, gücü yettiği ölçüde emperyalist Rusya’nın buna uygun bir karşılık vermesinin kaçınılmaz olduğu açıktı.

Ukrayna, 1990’lı yılların başına kadar Sovyet sosyal-emperyalizminin etki alanındaki Sovyet cumhuriyetlerinden biriydi. Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti, 1917 Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nin bir ürünüydü ve genç Sovyetler Birliği’nin kurucu devletleri arasında yer alıyordu.

Sovyetler Birliği çöktüğünde Ukrayna 1991 yılında bağımsızlığını ilan etti. Ukrayna çok uluslu bir devletti ve 1991’de bağımsızlığını ilan ettiğinde etnik Ruslar nüfusun önemli bir bölümünü oluşturuyordu. Özellikle Kırım’da ve Donbass bölgesinde etnik Ruslar çoğunluktaydı. Dinyeper’in güneyinde de kayda değer bir Rus azınlık yaşamaktadır.

Sovyetler döneminde Ukrayna’daki Ukraynalı çoğunluk ile Ruslar arasında kayda değer ulusal çatışmalar yoktu. Ukrayna ulusal hareketi Banderacılık tarafından belirlenmiş değildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Ukraynalı işçiler Alman Nazi işgaline karşı savaşırken, Bandera önderliğindeki küçük bir Ukraynalı faşist grup Nazilerle işbirliği yaptı. [22]

“Turuncu Devrim” mi yoksa Batı destekli bir darbe mi?

1991’de bağımsızlığın ilan edilmesinden sonra Ukrayna’da iki siyasal kamp ortaya çıktı. Bu kamplardan biri Ukrayna’yı Batı’nın bir parçası olarak görmek isterken, diğer kamp Rusya’ya yakınlaşmayı tercih ediyordu.

2004 yılında Batı yanlısı kampın temsilcisi Viktor Yuşçenko cumhurbaşkanı seçildi. Bu dönemde Ukrayna milliyetçiliği güçlü biçimde körüklendi, Ukraynaca devlet dili ilan edildi ve Rusça ikinci eğitim dili olmaktan çıkarıldı. Avrupa Birliği’ne üyelik devlet hedefi olarak benimsendi.

İç iktidar mücadeleleri ve yaygın yolsuzluk, 2010 yılında Rusya tarafından desteklenen Viktor Yanukoviç’in seçimleri kazanarak cumhurbaşkanı olmasına yol açtı.

2013’te onun atadığı hükümet, Yuşçenko döneminden kalma AB ile “ortaklık anlaşmasını” durdurdu. Bu kararın yanı sıra süregelen yolsuzluk ve kayırmacılık, kısa sürede Ukrayna’daki Rus nüfusa karşı şovenist bir isyana dönüşen protestolara neden oldu.

Batılı emperyalist ajanlar ve Ukraynalı Nazi gruplar tarafından güçlü biçimde etkilenen “Maidan protestoları”, zamanla bir iç savaşa evrildi. Batı medyasında devrim olarak yüceltilen Maidan protestoları sürecinde Ukraynalı faşistler, etnik Ruslara ve bu protestolara karşı çıkan güçlere yönelik katliamlar gerçekleştirdiler. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri 2 Mayıs 2014’te Odessa’da yaşandı: Faşist güruhtan kaçıp sığındıkları bir sendika binasında, Rus kökenli 48 kişi yangın bombalarıyla saldırıya uğradı ve yakılarak öldürüldü. 23

Rusya, 2014 yılında gerçekleşen ayaklanmaları ve Yanukoviç’in devrilmesini, NATO ve Batı tarafından desteklenen, demokratik yollarla seçilmiş bir hükümete karşı yapılmış Rusya karşıtı bir darbe olarak değerlendirdi.

Şubat 2014’te iç savaşı ve “bölünmeyi” önlemek amacıyla hükümet ile muhalefet arasında bir anlaşma yapıldı. Seçilmiş cumhurbaşkanı Yanukoviç ülkeyi terk etti. Arseni Yatsenyuk başkanlığında bir geçiş hükümeti kuruldu.

Bu gelişme, Rusya açısından Batı yanlısı ve Rusya karşıtı etkinin artık doğrudan batı komşusuna sıçraması anlamına geliyordu. Rusya’daki yönetici çevreler, Ukrayna’nın Batı’ya, özellikle de NATO’ya yakınlaşmasının kabul edilemez olduğunu defalarca dile getirdiler. Ukrayna (ve Belarus) Rusya için “kırmızı çizgi” ilan edildi; bu çizginin aşılmasının kararlı önlemleri beraberinde getireceği belirtildi. Nitekim Rusya, 2008 yılında Gürcistan örneğinde olduğu gibi, çatışmaya müdahil olmuş ve Güney Osetya ile Abhazya’nın bağımsızlığını desteklemişti.

Kırım’ın ilhakı ve Donbass’ta Rusya yanlısı devletlerin kurulması

Rusya’nın bu gelişmelere verdiği tepki, Rus azınlığın nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu bölgeleri Ukrayna merkezi hükümetinin denetiminden çıkarmaya yönelik adımlar atmak oldu.

Mart 2014’ün başında Kırım Parlamentosu, Ukrayna’dan ayrılma ve Rusya Federasyonu’na katılma kararı aldı. Bu karar bir referandumla oylamaya sunuldu. Kırım Tatarları (Kırım nüfusunun %9,7’si [24]) bu referandumu boykot etti ve Ukrayna merkezi hükümeti referandumu en başından geçersiz ve yasa dışı ilan etti.

16 Mart 2014’te yapılan referandumda, resmî sonuçlara göre %83,1’lik bir katılım oranıyla oy kullananların %96,77’si Rusya’ya katılma yönünde oy verdi. [25]

Elbette bu sonuç Batılı güçler tarafından sorgulandı ve kabul edilmedi. 21 Mart 2014’te Rusya Federasyonu Parlamentosu, Kırım’ın Rusya’ya katılma talebini onayladı. Böylece Kırım, Rusya’nın devlet topraklarının bir parçası hâline geldi. Ukrayna ordusunun Kırım’ı ele geçirmeye yönelik girişimleri ise Rus ordusu tarafından püskürtüldü.

Kırım’da Rusya’nın en büyük deniz üssünün bulunması, Batılı güçlerin Ukrayna’ya verdiği yetersiz destek ve Ukrayna siyasetinde Rusya yanlısı güçlerin hâlâ önemli bir rol oynaması gibi etkenler, Ukrayna’nın o dönemde Rusya’ya karşı bir savaşa başlamasını engelledi.

ABD ve Batılı emperyalist güçler bu gelişmelere, Ukrayna’ya mali ve askerî destek sağlayarak ve Rusya’ya karşı ekonomik yaptırımlar uygulayarak tepki verdiler. Ancak ABD’nin talep ettiği kapsamlı ekonomik yaptırımlar Avrupa’da geniş bir destek bulmadı; zira birçok Avrupa ülkesi, özellikle de Almanya, Rus gazı ve petrolüne büyük ölçüde bağımlıydı.

Rus emperyalizminin Kırım’ı ilhak etmesinin hemen ardından, Nisan 2014’te Rus nüfusunun çoğunlukta olduğu Donbass bölgesinde, Luhansk ve Donetsk idari bölgelerinde (oblastlarında) Rusya yanlısı güçler Ukrayna’dan ayrıldıklarını ve iki “Bağımsız Halk Cumhuriyeti”nin kurulduğunu ilan ettiler. Kırım’ın aksine bu iki “bağımsız devlet” Rusya Federasyonu’na katılma talebinde bulunmadı.

Rusya bu iki devleti resmî olarak tanımadı; ancak Ukrayna hükümetinin “Rusya yanlısı ayrılıkçı teröristler” olarak nitelendirdiği güçleri askerî ve maddi olarak destekledi.

Ukrayna makamları, Luhansk ve Donetsk’i “ayrılıkçılardan” geri almak amacıyla yoğun bir askerî harekât başlattı.

2014–2022 yılları arasında sekiz yılı aşkın süren savaş boyunca 14.000 sivil hayatını kaybetti. Rusya, Donbass’taki bu savaşı en başından itibaren “Rusça konuşan Ukraynalılara karşı bir soykırım” olarak nitelendirdi ve çatışmaların derhâl durdurulmasını, ayrıca Luhansk ve Donetsk Halk Cumhuriyetleri için Ukrayna içinde özel bir özerk statü tanınmasını talep etti.

Kırım’ın ilhakından sonraki gelişmeler

Minsk Anlaşmaları

Mayıs 2014’te yapılan seçimlerde Ukraynalı oligark Petro Poroşenko cumhurbaşkanı seçildi. İlk icraatı, Yanukoviç döneminde askıya alınmış olan AB ile Ortaklık Anlaşması’nı yeniden yürürlüğe koymak oldu. Rusya, Ukrayna’nın tarafsızlığının bir “kırmızı çizgi” olduğunu ve AB üyeliğini reddettiğini bir kez daha açıkladı. Rusya, bu yönde atılacak adımların “ciddi sonuçları” olacağını ilan etti.

Eylül 2014’te Donetsk ve Luhansk temsilcileri, Rusya, Ukrayna ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) temsilcileri Belarus’un başkenti Minsk’te bir araya gelerek ilk “Minsk Anlaşması”nı imzaladılar. Buna göre Donbass bölgesindeki silahlı çatışmaların derhâl durdurulması ve bir esir değişiminin gerçekleştirilmesi öngörülüyordu. Rusya’nın da üyesi olduğu AGİT temsilcileri, Doğu Ukrayna’daki ateşkesin uygulanmasını denetleyecekti.

Ancak ateşkes yalnızca üç hafta sürdü. Ukrayna silahlı kuvvetlerinin Donetsk Havalimanı’nı ele geçirmeye çalışmasıyla çatışmalar yeniden alevlendi.

Kasım 2014’te Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetleri’nde parlamento seçimleri yapıldı. Bu seçimler, Ukrayna ve Batılı emperyalist güçler tarafından “anayasaya aykırı” olarak nitelendirildi ve geçersiz ilan edildi.

Aralık 2014’te Cumhurbaşkanı Poroşenko, Ukrayna’nın “Rusya’dan kaynaklanan tehdit” nedeniyle resmen AB ve NATO üyeliğine başvurmak istediğini açıkladı. Ne AB ne de NATO bu başvuruya olumlu yanıt verdi; çünkü bunun Rusya ile ilişkileri daha da gerginleştireceğinden endişe ediyorlardı. Bunun yerine NATO, “Rusya’dan gelen tehdide” karşı doğu kanadını güçlendirme kararı aldı ve Doğu’daki NATO üyesi ülkelerde kalıcı askerî üsler kurdu. Ayrıca NATO, 40.000 askerden oluşan bir “Hızlı Müdahale Gücü” oluşturdu. Ukrayna’ya ise “hem Kırım’ı hem de Doğu Ukrayna’daki ayrılıkçı bölgeleri geri almak” amacıyla Batı tarafından “tam destek” verildi.

Ukrayna’daki iktidar sahipleri, Donbass’taki savaşı tırmandırmaları ve Rusya’yı doğrudan çatışmanın içine çekmeleri yönünde teşvik edildi ve kışkırtıldı.

Minsk-I Anlaşması’nın uygulanması ve ateşkesin yeniden sağlanması konusu, Şubat 2015’te Ukrayna ve Rusya devlet başkanları ile AGİT temsilcilerinin Minsk’te yeniden bir araya gelmesine yol açtı. Bu kez Fransa ve Almanya da toplantıya katıldı. Almanya ve Fransa’nın Minsk-II görüşmelerine katılımı, Almanya ve Fransa tarafından temsil edilen AB ile ABD arasında Rusya politikasına ilişkin gerilimleri yansıtıyordu. ABD Rusya’ya karşı tamamen çatışmacı bir politika izlerken, Almanya ve Fransa Rusya ile ilişkilerin tümüyle koparılmasını gerekli görmüyordu. Nitekim özellikle Almanya, o dönemde enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü Rusya’dan sağlanan petrol ve gazla karşılıyordu.

Bu toplantıda yeni Minsk-II Anlaşması kabul edildi. Anlaşma, derhâl ateşkes ilan edilmesini ve ağır silahların çatışma bölgelerinden çekilmesini öngörüyordu. Ayrıca Ukrayna Anayasası’nda Luhansk ve Donetsk’in “özerk bölgeler” olarak tanınması kararlaştırıldı. Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımların kaldırılması öngörüldü. Ukrayna’nın kendi toprakları üzerindeki Rusya sınırı boyunca tam denetimi yeniden sağlaması kabul edildi. Luhansk ve Donetsk’te AGİT denetiminde ve AGİT standartlarına uygun seçimler yapılması kararlaştırıldı.

Zirvede müzakere edilen Minsk-II Anlaşması, 15 Şubat 2015’te Rusya, Ukrayna, Luhansk ve Donetsk yönetimleri ile AGİT temsilcisi tarafından imzalandı. Anlaşmanın uygulanmasının denetimi, düzensiz aralıklarla toplanan ve “Normandiya Formatı” olarak adlandırılan bir temsilciler heyeti aracılığıyla yürütülecekti. Anlaşmanın uygulanmasının denetimi, Almanya, Fransa, Rusya ve Ukrayna’dan temsilcilerin yer aldığı ve “Normandiya Formatı” olarak adlandırılan, düzensiz aralıklarla toplanan bir heyet tarafından yürütülecekti. Ancak bu anlaşma, ilk anlaşma kadar bile uzun süre yürürlükte kalmadı.

Kararlaştırılan ateşkesten üç gün sonra çatışmalar yeniden alevlendi. Tarafların mevzilerini karşılıklı olarak bombalaması aralıklı biçimde devam etti. Her iki taraf da birbirini anlaşma koşullarına uymamakla ve ateşkesi ihlal etmekle suçladı. Bunun sonucunda Luhansk ve Donetsk’teki sivil halk, Ukrayna’daki savaşın “yan/ikincil” kurbanı olmaya devam etti.

ABD ile AB arasındaki çatışmalar Kuzey Akım II (Nord Stream II) Projesi

Mart 2018’de, Rus gazının doğrudan Almanya’ya taşınmasını öngören ikinci boru hattının (Kuzey Akım II) inşasına başlandı. ABD, bu projeye en başından itibaren karşı çıktı; çünkü bunun Almanya’yı ve genel olarak Avrupa’yı Rus enerjisine daha da bağımlı hâle getireceğini düşünüyordu. Projenin hayata geçirilmesine karşı uyarılarda bulundu ve gerekirse bunu “bizzat engellemekle” tehdit etti. Bu uyarı ve tehditlere rağmen, ikinci boru hattının (2011’den beri faaliyette olan ve Rus gazını görece uygun fiyatlarla Almanya’ya ulaştıran Kuzey Akım I’e ek olarak) döşenmesine devam edildi.

Bu durum, NATO içindeki müttefikler olan ABD ile büyük Avrupa güçleri arasındaki çıkar çatışmalarının ve gerilimlerin çarpıcı bir örneğini oluşturuyordu.

ABD, Avrupa, NATO ve Ukrayna çatışması

ABD, 1990’lı ve 2000’li yıllarda yeni NATO üyesi devletlerle ilişkilerini daha da geliştirdi ve bu ülkelerde “NATO birliklerinin konuşlandırılması” adı altında yeni ABD askerî üsleri kurdu. Bu devletler, askerî güçlerini hızla inşa edebilmeleri için ABD’den destek aldılar.

ABD, gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde ikisinden daha azını “savunma harcamalarına” (daha doğru bir ifadeyle: öncelikle Rusya’ya karşı yürütülecek bir savaşın harcamalarına) ayıran NATO üyesi devletleri sert biçimde eleştirdi.

2019 yılına kadar Ukrayna’nın doğusunda, Donbass bölgesinde süren savaş bir mevzi savaşına dönüşmüş durumdaydı. Ukrayna’da, önceki dönemlerle kıyaslandığında yolsuzluk, kayırmacılık ya da klientelizm alanlarında kayda değer bir iyileşme sağlanmadı. Ruslara ve Rusya’ya düşmanlık üzerine yoğunlaşan Ukrayna milliyetçiliği ise büyük ölçüde körüklendi.

Batılı emperyalist etki odaklarının yoğun propagandası nedeniyle nüfusun önemli bir kesimi, mutlaka “Batı’nın” bir parçası olma eğilimi göstermeye başladı. 7 Şubat 2019’da Ukrayna Parlamentosu’nda yapılan bir anayasa değişikliğiyle, “Ukrayna’nın stratejik hedeflerinin AB ve NATO üyeliği olduğu” hükme bağlandı. Ukrayna’nın tarafsızlığının ve NATO’ya üye olmamasının Rusya için bir kırmızı çizgi olduğunu daha önce açıklamış olan Rusya, bu adımı bir provokasyon olarak değerlendirdi. Rusya, böyle bir gelişmenin kendi güvenliğine yönelik bir saldırı olarak görüleceğini ve “ciddi sonuçlar” doğuracağını bir kez daha vurguladı.

Bu arada hem NATO hem de Rusya sınır bölgelerinde geniş çaplı askerî tatbikatlar gerçekleştirdi. Mevcut savaşın genişletilmesi açık biçimde hazırlanmaya başlandı.

Batılı emperyalistlerin yeni pop-kültür ikonu – süper kahraman Selenskiy:TV komedyenliğinden cumhurbaşkanlığına

Volodımır Selenskiy mesleği komedyen olan, birçok Rus ve Ukrayna dizisi ile filminde rol almış bir isimdi. 2015 yılında Ukrayna televizyon dizisi **“Halkın Hizmetkârı”**nda yolsuzlukla mücadele eden bir tarih öğretmenini canlandırdı. Dizide sıradan bir öğretmen kısa sürede bir halk kahramanına ve Ukrayna’nın cumhurbaşkanına dönüşüyordu.

Popüler televizyon yıldızı Selenskiy, Petro Poroşenko’ya karşı olan oligarklar tarafından siyasi bir figür olarak öne çıkarıldı. Onların desteğiyle, televizyon dizisindeki rolünden esinlenerek 11 Mart 2018’de “Halkın Hizmetkârı” adlı partiyi kurdu. 31 Aralık 2018’de ise partisinin adayı olarak, pahalı ve profesyonelce hazırlanmış bir kampanyayla Ukrayna cumhurbaşkanlığı seçimlerine katıldı.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turu 31 Mart 2019’da, toplam 39 adayın katılımıyla gerçekleştirildi. İlk turda Selenskiy ile görevdeki Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko en fazla oyu alan iki aday oldu. Ancak hiçbir aday ilk turda mutlak çoğunluğu sağlayamadığı için 21 Nisan 2019’da ikinci tur yapıldı. Selenskiy bu turda oyların %72,3’ünü alarak seçimi kazandı ve Ukrayna’nın cumhurbaşkanı oldu.

Seçim kampanyası sırasında Selenskiy’nin başlıca vaatleri yolsuzlukla, kayırmacılıkla mücadele etmek ve ülkede barışı sağlamaktı. Onun seçilmesi, çürümüş sisteme karşı bir protestoyu ve yerleşik, yozlaşmış siyasetçi sınıfının reddedilmesini ifade ediyordu. Halkın ülkede barışa duyduğu özlem de kuşkusuz bu seçimde belirleyici bir rol oynadı. Ancak kısa süre içinde Selenskiy’nin Rusya karşıtlığı, Batı hayranlığı ve Ukrayna’yı AB ile NATO’ya dâhil etme isteği bakımından seleflerinden hiçbir farkı olmadığı ortaya çıktı.

Selenskiy daha Mayıs 2019’da, Ukrayna’nın Batı dünyasının, AB’nin ve NATO’nun bir parçası olmaya devam etmesi gerektiğini ve Luhansk ile Donetsk’teki “teröristlerle” hiçbir uzlaşmaya gidilmeyeceğini açıkladı. AB üyeliği konusunda derhâl görüşmeler yapılmasını ve Rusya’nın Ukrayna’ya olası bir saldırısı durumunda NATO’dan güvenlik garantileri verilmesini talep etti. Bu talepler, AB/ABD/NATO ile Rusya arasında bir savaşa açık bir davet niteliğindeydi.

Haziran 2019’dan itibaren Rusya, Luhansk ve Donetsk’te yaşayanlara Rus vatandaşlığı sunmaya başladı. Bu durum, Rusya’nın bölgeyi Rusya’nın bir parçası hâline getirmek istediğini açık biçimde gösteriyordu.

2020/2021 ve süregelen çatışma durumu

Donbass bölgesinde resmî olarak var olan ateşkes, her iki taraf tarafından da sürekli olarak ihlal edilmeye devam etti. NATO ve Rusya askerî tatbikatlarını sürdürdü; Baltık Denizi üzerinde ve kısmen de Ukrayna hava sahasında NATO ve Rus uçakları arasında çok sayıda neredeyse çatışmaya varan karşılaşma yaşandı. Rusya, defalarca Ukrayna sınırına büyük askerî birlikler sevk etti, ardından geri çekti ve daha sonra yeniden konuşlandırdı. Bu gelişmeler, Ukrayna’nın tarafsızlık statüsünden vazgeçmesi hâlinde süren savaşın genişleyebileceğine işaret ediyordu.

NATO ve AB’nin Ukrayna’nın üyelik başvurularına verdikleri yanıtlar ise çelişkiliydi. AB içinde Visegrad ülkeleri (Polonya, Macaristan, Çekya, Slovakya) katılım müzakerelerinin derhâl başlatılmasını talep ederken, Almanya ve Fransa tüm devletler için geçerli olan katılım kurallarını hatırlatarak sürecin uzun süreceğini ifade ettiler.

Bu tutum Rusya’ya şu mesajı veriyordu: “Endişelenmeyin, üyelik o kadar da kolay değil.” NATO ise Rusya’yı Ukrayna’ya saldırmaması konusunda uyardı ve bunun çok ağır sonuçları olacağını açıkladı; ancak Rusya’nın bir saldırısı durumunda NATO’nun doğrudan müdahale edeceğine dair herhangi bir garanti vermedi.

Aynı zamanda NATO, bir NATO üyeliğinin kapısının açık olduğunu da ima etti. Bu durum, Ukrayna’daki iktidar çevreleri tarafından bir taahhüt olarak yorumlandı ve olası bir Rus saldırısının bu süreci hızlandıracağı beklentisine yol açtı.

Tüm bunlar, Ukrayna’nın Avrupa’da ABD öncülüğündeki Batılı emperyalist güçler ile emperyalist Rusya arasındaki güç mücadelesinin güncel arenası hâline geldiğini gösteriyordu.

Kasım 2021’de Rusya, Ukrayna sınırı boyunca büyük askerî güçler yığmaya başladı. Yoğun diplomatik görüşmeler sırasında Rusya taleplerini bir kez daha yineledi:
Ukrayna tarafsız kalmalı ve ne NATO’ya ne de AB’ye katılacağını açıklamalıdır. Daha sonra Rusya bu talebini değiştirerek, yalnızca NATO üyeliğini kırmızı çizgi olarak belirledi.
Ukrayna’nın silahlandırılmasına son verilmelidir.
Ukrayna, Kırım’ın Rusya’nın bir parçası olduğunu kabul etmeli ve Kırım’ı geri alma talebinden vazgeçmelidir.
Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetlerine özel bir statü tanınmalıdır.
Ukrayna devleti, Nazi gruplarla işbirliğine son vermelidir.

Rusya, bu taleplerin yerine getirilmesi hâlinde Batılı güçlerle birlikte Ukrayna’nın güvenliğini garanti etmeye hazır olduğunu açıkladı. Bu taleplerin kabul edilmesi ise, Batılı güçler —özellikle de ABD— için Rusya’ya karşı mücadelede büyük önem taşıyan Ukrayna’nın geleceğinin Rusya tarafından belirlenmesi anlamına gelecekti.

Batılı emperyalistler, Ukrayna’yı yoğun silah ve mali yardımla desteklemeye ve onu Rusya’ya karşı mücadelede “kahramanlar” olarak savaş alanına sürmeye karar verdiler.

Savaş
24 Şubat 2022’de Rus ordusu, Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetlerinin yönetimlerinin talebi üzerine Ukrayna topraklarına saldırı başlattı. Rusya bu saldırıyı savaş olarak değil, Luhansk ve Donetsk’teki “Ukraynalı Nazi birliklerinin” gerçekleştirdiğini iddia ettiği “soykırımı” önlemeye yönelik bir “özel operasyon” olarak tanımladı. Bu anlatı, Selenskiy ve Batılı emperyalist güçlerin savaşı sunuş biçimi kadar ikiyüzlüydü: Putin’in bir saldırı savaşıyla ezilen bir halka karşı giriştiği savaşa karşı bir mücadele; otoriterliğe karşı demokrasinin savunma savaşı olarak sunuldu.

Savaş Ukrayna topraklarında Rusya ile Ukrayna arasındaki bir çatışma gibi görünse de, gerçekte ABD’nin öncülüğündeki Batılı emperyalist güçler ile onlar tarafından sistematik biçimde kuşatılan emperyalist Rusya arasındaki bir savaştır. Bu çatışmanın arkasında ayrıca Batılı güçlerin, dünyanın yeniden paylaşımı mücadelesindeki başlıca rakipleri olan Çin’i hedef alma temel amacı da bulunmaktadır. Emperyalist büyük güçler arasındaki dünyanın yeniden paylaşımı mücadelesi ve onların emperyalist çıkarları, bu savaşın karakterini belirlemektedir.

Savaşta Batı’nın amacı, Rusya’yı azami ölçüde zayıflatmak ve Rusya’nın kayıplarını artırmak için savaşı mümkün olduğunca uzun süre uzatmaktır. Uzun süren bir savaş sırasında Rusya’nın ekonomik yaptırımlar ve diğer önlemlerle zor bir duruma sokulması hedeflenmektedir. Ayrıca Rusya’daki mevcut rejime karşı hoşnutsuzluğun körüklenmesi amaçlanmaktadır. Aynı zamanda savaş, silahlanmayı ve bir dünya savaşına hazırlığı ilerletmek ve Rusya’nın doğusundaki yeni NATO üyesi devletleri olası bir dünya savaşı için üsler hâline getirmek için de kullanılmaktadır. Ancak ABD ile müttefikleri arasında çıkar çatışmaları da mevcuttur.

Rusya’nın savaşta başlıca hedefi, Ukrayna’nın onlarca yıldır süren NATO tarafından askerî olarak kuşatılmasının bir parçası hâline gelmesini engellemektir. Rusya, Ukrayna’nın askerî altyapısını yok etmeyi amaçlamaktadır. Ukrayna’nın doğu bölgesinin tamamen Rusya’nın bir parçası hâline gelmesi hedeflenmektedir. Donbass ile Kırım arasındaki bölgede bir kara koridoru ele geçirilerek Donbass ile Kırım arasında doğrudan bir kara bağlantısı kurulmak istenmektedir. Bu yolla Azak Denizi’nin Rusya’nın bir iç denizi hâline gelmesi amaçlanmaktadır. Rusya’nın bir diğer hedefi ise Ukrayna’daki Batı yanlısı hükümeti devirmek ve gerekirse Rusya ile ilişkileri iyileştirecek bir hükümet kurmaktır.

Her iki tarafın tüm hedefleri de emperyalist hedeflerdir.

Devam eden savaşta ulusal sorunun rolü

Ukrayna ulusu için olduğu kadar Kırım ve Donbass’taki Rus nüfus için de savaşta ulusal unsurlar ve kendi kaderini tayin mücadelesi olgusu mevcuttur. Bu açıdan bakıldığında, Ukrayna’nın devlet egemenliği için Rusya’ya karşı yürüttüğü mücadelenin haklı bir yönü vardır. Aynı şekilde Donbass’taki ve Kırım’daki Rusların, Rusya ile olası bir birleşme de dâhil olmak üzere, kendi kaderini tayin hakkının da bu savaşta haklı bir yönü bulunmaktadır. Ancak bu unsurlar, savaşın genel karakterinin belirlenmesinde belirleyici bir rol oynamamaktadır.

Ukrayna’da devam eden savaş, her iki taraf açısından da adaletsiz, gerici ve emperyalist bir savaştır. Mesele, dünyanın yeniden paylaşımıdır!

Böyle bir savaşta proletaryanın ve emekçilerin desteklemesi gereken hiçbir şey yoktur. Savaşa katılan ülkelerin proletaryası ve emekçileri silahlarını kendi burjuvazilerine karşı çevirmeli ve savaşı devrim için bir iç savaşa dönüştürmeye çalışmalıdır. Amaç, savaşı devrim yoluyla sona erdirmek olmalıdır.

“Tarafsız” ülkelerdeki komünistlerin görevi ise emperyalist savaşın gerçek niteliğini açığa çıkarmak ve savaşa katılan ülkelerdeki devrimci komünist güçlere mümkün olan en büyük desteği sunmaktır. Elbette biz de bu genel komünist tutum doğrultusunda ve onunla uyumlu biçimde, halkların çıkarlarına aykırı olan bu emperyalist ve gerici savaşa en başından beri karşı çıktık. Derhâl ateşkes ilan edilmesini ve bu savaşın bir barış anlaşmasıyla sona erdirilmesini savunduk ve bu savaşın sürdüğü her günün, işçilerin ve emekçilerin çektiği acıların arttığı bir gün olduğunu ifade ettik.

Şunu talep ettik: Rusya derhâl birliklerini Ukrayna topraklarından çekmelidir. Kırım’da, Luhansk ve Donezk’te ve Dinyeper’in (Dnipro) güneyindeki sorunlar yeni referandumlar yoluyla çözülmelidir. Ukrayna, ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanıdığını açıklamalı ve Ukrayna’daki Rus nüfusun çoğunlukta olduğu bölgelerin kendi kaderini tayin hakkına sahip olmadığı yönündeki tutumundan vazgeçmelidir.

Emperyalist savaşın halklar üzerindeki etkileri ve barış hareketinin durumu

Emperyalist savaş; silah sanayii için, savaşı karaborsa faaliyetleriyle istismar eden tüccarlar için ve savaşı halkları “kendi burjuvazilerinin” bayrağı altında toplamak üzere bir araç olarak kullanan burjuva hükümetler için büyük bir fırsattır.

Savaşa taraf olan ülkelerin halkları, işçiler ve emekçi insanlar için ise savaş tam bir felakettir. Bu sadece binlerce insanın hayatını kaybetmesi, yaralanması, köylerin ve şehirlerin yıkılması ve milyonlarca insanın mülteci durumuna düşmesi anlamına gelmez. Savaşın tüm maddi yükü onların omuzlarına bindirilir. Bunun yanı sıra halklar birbirine karşı kışkırtılır. Ancak emperyalist savaşlar yalnızca doğrudan dahil olan ülkelerin halkları için değil, tüm halklar için bir felakettir. Emperyalistler tarafından yürütülen savaşlar, dünyadaki tüm halkları bir şekilde etkiler.

Bugün hâlâ devam eden Ukrayna savaşı, örneğin dünya genelinde enerji ve tahıl fiyatlarında olağanüstü bir artışa yol açmıştır. Bu durum, işçilerin ve emekçilerin koşullarının küresel ölçekte kötüleşmesi anlamına gelmektedir. Burjuvazi bundan etkilenmezken, acıyı işçiler ve emekçiler çekmektedir. Bu savaş nedeniyle Afrika’daki birçok ülkede açlıktan ölümler artmıştır. Küresel enflasyon sonucunda işçilerin ve emekçilerin reel gelirleri düşmüştür.

Ukrayna’daki savaşın genişlemesi, daha da uzaması ya da en kötü ihtimalle taktik nükleer silahların kullanıldığı bir savaşa tırmanması olasılığı hâlâ mevcuttur. Ukrayna’da faal nükleer santraller bulunmaktadır. Hâlihazırda Rusya’nın kontrolü altında olan Zaporijya Nükleer Santrali, Avrupa’nın en büyük nükleer santralidir. Savaş bu nükleer santrallerin çevresinde de sürmektedir. Bu durum, bize Çernobil nükleer felaketini hatırlatan ciddi bir tehlike oluşturmaktadır.

Sadece bu olasılığın varlığı bile, bu savaşın halklar için ne kadar yıkıcı olduğunu göstermektedir. Halkların çıkarına olan, bu emperyalist savaşı hiçbir şart öne sürmeden derhâl sona erdirmek, acil ve koşulsuz bir ateşkes sağlamak ve savaşı bir barış anlaşmasıyla bitirmektir.

Ancak emperyalizm koşulları altında böyle bir barış, yalnızca emperyalist güçler arasında sağlanan bir “barış” olur. Kalıcı olmazdı; bu, emperyalist bir barış olurdu. Buna rağmen, ne yazık ki bu savaştan devrimler yoluyla çıkabilecek bilinç ve örgütlenme düzeyine henüz ulaşmamış halklar için, böylesi geçici bir “barış” bile mevcut savaş hâlinden daha iyidir.

Ukrayna savaşıyla bağlantılı olarak Avrupa’da başlangıçta büyük kitlesel protestolar gerçekleşti. Ancak önceki savaşlardan farklı olarak bu protestolar, gerçekten savaşa karşı duran ve savaşın derhâl durdurulmasını talep eden pasifist bir barış hareketi tarafından belirlenmedi. Bu gösteriler esas olarak “Ukrayna’nın saldırgan ülkeye karşı savaşı”nı destekledi. Gösterilere sarı-mavi Ukrayna bayrakları ve “Hepimiz Ukraynalıyız” sloganı hâkimdi.

Yüz binlerce kişinin katıldığı bu protestolarda Ukrayna’nın daha fazla silahlandırılması, hatta NATO’nun Rusya’ya karşı savaşa doğrudan müdahil olması talep edildi. Küstahça Putin Hitler’le, Selenskiy ise Che Guevara’yla karşılaştırıldı. Bu protestolar burjuva devletler ve onların kurumları tarafından, siyasetçileri ve medyaları aracılığıyla organize edildi. Birçok Avrupa ülkesinde başkentler ve önemli binalar hâlâ Ukrayna bayraklarıyla süslenmekte ve geceleri sarı-mavi renklerle aydınlatılmaktadır. Gerçekte ise, barış niyetiyle bu protestolara katılanların iyi niyetleri, savaşın sürdürülmesi ve Rusya’nın yenilgiye uğratılması için propaganda malzemesi olarak kullanılmaktadır.

Ne yazık ki, Batılı emperyalist ülkelerdeki pasifist barış hareketi, Ukrayna’daki savaş karşısında büyük ölçüde dağılmıştır. Bu hareketin büyük bir kısmı, NATO’nun Rusya’ya karşı yürüttüğü emperyalist savaşı destekleyen bir harekete dönüşmüştür. Ukrayna savaşıyla ilgili kitlesel protestolarda, bu iki taraflı emperyalist ve haksız savaşa karşı olan siyasi güçler mutlak bir azınlık durumundadır.

Ancak bu azınlığı çoğunluğa dönüştürebildiğimizde, emperyalistleri ve gericileri savaşı durdurmaya ya da en azından ertelemeye zorlayabilecek gerçek bir barış hareketinden söz edebiliriz.

Emperyalist savaşlar sınırsız bir barbarlıktır.

Ukrayna’daki savaşta insanlar, ana akım medya tarafından her gün ve her saat emperyalist savaşın barbarca görüntülerine maruz bırakıldı ve hâlâ bırakılmaktadır.

Her iki taraf da, gerçekliğini doğrulayamayacağımız görüntüler ve “haberler” aracılığıyla halka karşı tarafın barbarlığını anlatmaktadır. Her iki taraf da karşı tarafın savaş suçları işlediğini iddia etmekte ve kendi “kanıtlarını” sunmaktadır.

Yıkımlar, yangınlar, çökmüş binalar, ölü siviller görüyoruz. Doğal yaşam temellerinin yok edilişine tanık oluyoruz. Bu yıkımlar bağlamında taraflardan biri, diğerini sivil yerleşimleri hedef almakla suçluyor. Diğer taraf ise saldırmadığını ya da saldırıların askerî hedeflere yönelik olduğunu savunuyor. Rusya, Ukraynalı Nazilerin sivilleri canlı kalkan olarak kullandığını iddia ediyor.

Hangi tarafın hangi konuda doğruyu söylediğini bilmiyoruz. Ancak bir şeyi kesin olarak biliyoruz: Savaşan taraflar tarafından sunulan bilgiler, her şeyden önce propaganda araçlarıdır. Bir savaşta ilk ölenin gerçek olduğu genel bir gerçektir. Bunu Ukrayna savaşında da yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz.

Emperyalist savaşta barbarlık istisna değil, kuraldır. Sözde savaş suçları, emperyalist savaşların olağan pratiğidir! Bunu tüm emperyalist savaşlarda gördük ve yaşadık; bugün de yaşıyoruz ve emperyalizm var oldukça yaşamaya devam edeceğiz.

Emperyalizmin kendisi barbarlıktır.
Savaş ise bu barbarlığın yalnızca bir olgusudur; belki de en kolay görülebilenidir.

Batı’nın silah ve mühimmat yardımı

Ukrayna’daki genişlemiş emperyalist savaş artık üç yılı aşkın süredir devam ediyor. Bu savaş yılları içinde, ne Rusya’nın ne de Ukrayna’nın azami hedeflerine ulaşabilecek durumda olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır. Rusya, Ukrayna’nın tamamında kendi egemenliğini tesis edememekte; Ukrayna ise Rusya tarafından işgal edilmiş olan tüm “Ukrayna topraklarını” geri alamamaktadır.

Savaş hem doğuda hem de güneydeki cephelerde tıkanmış ve karşılıklı bir yıpratma savaşına dönüşmüştür. Ve bu savaş, ABD’nin ve giderek artan biçimde AB ülkelerinin Ukrayna’ya sağladığı muazzam askerî, eğitimsel, teçhizat ve mali yardımlar temelinde sürdürülmektedir.

SIPRI verilerine göre, Ukrayna’nın 2018–2022 yılları arasındaki silah ve mühimmat alımı, 2013–2017 dönemine kıyasla yüzde 8631 oranında artmıştır. Ukrayna, son yılların silah ve mühimmat alımında dünya birincisidir.

Statista verilerine göre, 24 Ocak 2022 ile 31 Ekim 2024 tarihleri arasında Ukrayna’ya sağlanan ve 5 milyar ABD dolarını aşan hükümet yardımlarının listesi şu şekildedir: (AB ülkeleri için, AB adına yapılan yardımların payları da dâhildir.)

Bu yardımların en büyük bölümü askerî amaçlıdır. Yardımlar ya doğrudan silah ve mühimmat şeklinde ya da silah ve mühimmat tedariki için para sağlanması biçiminde gerçekleştirilmektedir. [26]

ABD: 88,3 milyar dolar
Almanya: 28,9 milyar dolar
Birleşik Krallık: 14,8 milyar dolar
Fransa: 13,48 milyar dolar
Hollanda: 9,54 milyar dolar
Japonya: 9,3 milyar dolar
Danimarka: 8,53 milyar dolar
İtalya: 8,46 milyar dolar
Kanada: 7,9 milyar dolar
İsveç: 6,67 milyar dolar
Polonya: 6,41 milyar dolar
İspanya: 5,52 milyar dolar

Bu yardımların yanı sıra Ukraynalı askerler, modern silahların kullanımı konusunda batılı NATO ülkelerinde eğitim programlarından da geçmektedir. Örneğin Alman Savunma Bakanlığı 15 Kasım’da yaptığı açıklamada, 2023 yılı itibarıyla Almanya’da 8.000 Ukraynalı askerin eğitildiğini duyurmuştur. Bu sayı her yıl artmaktadır. Ayrıca batılı “gaziler” de Ukrayna ordusunun saflarında yer almakta; eğitim vermekte ve doğrudan çatışmalara katılmaktadır. Uluslararası dayanışma örtüsü altında savaşan paralı asker birlikleri de bu tablonun bir parçasıdır.

Tüm bu veriler şunu göstermektedir: Rusya’ya karşı savaşan yalnızca Ukrayna değil, esas olarak onun arkasındaki batılı emperyalizmdir. Batıdan gelen bu devasa destek olmaksızın savaş kısa sürede sona ererdi. Ocak 2025’e kadar bu yardımların en büyük kısmını ABD üstlenmiştir. Trump’ın ABD’de başkanlığı devralmasının ardından Ukrayna’ya yönelik yeni silah yardımlarını ilk etapta durdurmuştur. ABD, yardıma devam etmek isteyen Avrupalı müttefiklerini ABD silahlarını satın alıp bunları Ukrayna’ya göndermeye çağırmıştır. Ancak Ukrayna’nın Rusya devletinin derinliklerindeki hedefleri vurabileceği ABD menşeli uzun menzilli füze sistemleri bu kapsamın dışında tutulmuştur.

Şimdiye kadarki askeri yardımların bir kısmı, ileride tahsil edilebilecek borçlar olarak kayda geçirilmiştir. Yardımların bir kısmı ise, hangi şirketten hangi silah ve mühimmatın satın alınacağını belirleyen koşullara bağlanmıştır. Ukrayna, batılı emperyalist çıkarları ilerleten bir araç olarak işlev görmektedir.

Perspektifler

Bugün hâlâ devam eden Ukrayna savaşı, ya NATO’nun Rusya’ya doğrudan katılımıyla genişlemiş bir savaşa dönüşme ya da en kötü ihtimalle taktik nükleer silahların kullanıldığı bir savaşa evrilme tehlikesini içinde barındırmaktadır. Bu iki senaryo mümkün olmakla birlikte, şu an için olasılıkları düşüktür.

Savaşın muhtemelen eninde sonunda bir ateşkes, müzakereler ve emperyalist güçler arasında yapılacak bir barış anlaşmasıyla sona ermesi beklenmektedir. Rusya, fiilen asgari savaş hedeflerine ulaşmış durumdadır: Mariupol’ün tamamen işgal edilmesi, Donbass ile Kırım arasındaki kara koridorunun kontrol altına alınması ve Kırım’ın kuzeyindeki Herson bölgesinin büyük bir kısmının işgali. Luhansk ve Donetsk zaten tamamen ele geçirilmiştir. Bu bölgelerde savaş koşulları altında yapılan referandumlarda çoğunluk Rusya Federasyonu’na katılma yönünde oy kullanmıştır. Bu nedenle, bu bölgelerin savaş sonrasında, Kırım’da olduğu gibi fiilen Rusya Federasyonu’nun bir parçası hâline gelmesi muhtemeldir. Bu durum, Ukrayna ya da batılı emperyalist güçler tarafından uluslararası hukuk açısından tanınmasa bile geçerli olacaktır.

Rusya, ateşkese ve Ukrayna ile müzakerelere hazır olduğunu defalarca açıklamıştır. Rus birliklerinin Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20’sini işgal ettiği koşullar altında sağlanacak bir ateşkes, “barış görüşmelerinde” Rusya’ya güçlü bir konum kazandıracaktır. Ancak Rusya, ateşkes teklifleri kapsamında ek ön koşullar da ileri sürmüştür: örneğin Kırım’ın Rusya toprağı olarak tanınması, Ukrayna’nın NATO’ya üye olmaması ve batılı güçlerin Ukrayna’ya silah sevkiyatını durdurması gibi.

Ukrayna tarafında ise Selenskiy yönetimi bir yandan, Rus birlikleri işgal edilen bölgelerden çekilmedikçe hiçbir müzakerenin yapılmayacağını ve Putin tarafından yönetilen bir Rusya ile görüşmeyeceklerini defalarca açıkladı. Savaşta “zafer” ve “dayanma” çağrıları yaptı. Öte yandan Batı’ya, yardımlar artırılmadığı ve Ukrayna’ya uzun menzilli füzeler verilmediği takdirde bir yenilginin kaçınılmaz olacağını ima etti.

Ukrayna’nın Rusya’ya karşı savaşta yenilgiye uğramasının, aynı zamanda demokrasinin otokrasiye, özgürlüğün tiranlığa yenilgisi anlamına geleceği ileri sürüldü. Özellikle Trump’ın, Ukrayna’daki savaşı Putin ile doğrudan müzakereler yoluyla sona erdirmek istemesi yönündeki baskısı sonucunda Selenskiy, Ekim 2025’te ilk kez Ukrayna’nın mevcut cephe hattı üzerinden bir ateşkese hazır olduğunu açıkladı. Bunun, Trump ile Putin arasında Ukrayna’nın ve Avrupalı destekçilerin üzerinden bir anlaşma yapılmasını engellemeye yönelik taktik bir hamle mi, yoksa bugüne kadarki tutumdan gerçek bir geri adım mı olduğu zamanla görülecektir.

Burada, Ukrayna’nın şimdiye kadarki başlıca destekçisi olan ABD’nin [27] tutumu belirleyici bir rol oynamaktadır. Trump yönetimi döneminde ABD politikasında yaşanan değişim karşısında, Ukrayna tarafı müzakerelere ilişkin ön koşulları söylem düzeyinde geri çekmek zorunda kalmıştır: Ukrayna için NATO’nun ya da ABD ve diğer Batılı güçlerin sağlayacağı güvenlik garantileri talebinden vazgeçilmiştir.

Batılı destekçi ülkelerde ise nüfusun giderek daha büyük bir kesiminde, Ukrayna’ya yapılan silah ve mühimmat yardımlarının yarattığı mali yükten duyulan hoşnutsuzluk artmaktadır.

Örneğin Almanya’da, Savunma Bakanı Pistorius’un 2024 yılı için – özel fonlar hariç olmak üzere – yardım bütçesini mevcut dört milyar dolardan iki katına çıkarmayı açıklaması, iktidar çevrelerinde de tartışmalara yol açtı. Eğitim ve sağlık gibi alanlarda bütçe kesintilerinin gündemde olduğu bir ortamda, Ukrayna’ya yapılan askerî yardımın iki katına çıkarılması, emekçiler arasında doğal olarak tepkiyle karşılandı.

Ayrıca Ukrayna savaşına ilişkin tutumu ve Almanya’nın Ukrayna’ya Taurus füzeleri verip vermemesi gibi konulardaki iç tartışmalar nedeniyle “trafik ışığı” koalisyonuna (SPD-Yeşiller-FDP) duyulan güven ciddi biçimde sarsıldı. Bu durumdan özellikle AfD ve diğer faşist güçler yararlandı. Sonuç olarak trafik ışığı koalisyonu 2024 yılı sonunda erken bir şekilde dağıldı. Erken seçimler yapıldı ve CDU–SPD’den oluşan yeni bir hükümet kuruldu. AfD ise parlamentodaki ikinci en güçlü parti hâline geldi.

Diğer ülkelerde de Ukrayna’ya yönelik askerî destek konusunda durum benzerdir. ABD’de Cumhuriyetçilerin önemli bir bölümü silah yardımının durdurulmasını ve Ukrayna ile Rusya arasında müzakereye dayalı bir çözümü savunmaktadır. Trump, Ukrayna’da bir ateşkes üzerinde çalışmaktadır.

Trump döneminde ABD’nin Ukrayna’ya verdiği desteğin azaltılması, özellikle Almanya ve Fransa hükümetleri başta olmak üzere Avrupa Birliği’ni, ayrıca Birleşik Krallık/İngiltere’yi endişelendirmiştir. Bu ülkeler, oluşan boşluğu doldurup dolduramayacaklarını ve bunu nasıl yapabileceklerini tartışmaktadır. Macron bu bağlamda özellikle ısrarcı bir tutum sergilemekte, yalnızca silah yardımını değil, aynı zamanda Ukrayna’ya doğrudan asker gönderilmesini de yüksek sesle savunmaktadır. Almanya’da Merz ve İngiltere Başbakanı Starmer da, Ukrayna’yı “özgürlük ve demokrasi, değerlerimiz ve uygarlığımız adına otokrasiye karşı bizim mücadelemizi veren bir ülke” olarak tanımlayarak tam destek vermeye devam edeceklerini vaat etmektedir.

Ancak devletlerin Ukrayna’ya bugüne kadar yaptığı yardımları gösteren tablo, ABD yardımının tamamen ortadan kalkmasıyla oluşacak boşluğun orta vadede doldurulamayacağını ortaya koymaktadır. Bu da şu anlama gelmektedir: ABD’nin çatışmadan çekilmesi, Ukrayna’da emperyalist bir barışa doğru atılmış bir adım olabilir.

Olası sonuç senaryoları

Rusya’nın Ukrayna’yı tamamen işgal edememiş olması, Ukrayna’da ve Batı’da Rusya’ya karşı bir zafer olarak pazarlanabilir. Barış görüşmelerinde, Luhansk ve Donetsk’e Ukrayna içinde “özel statü” verilmesi, bu bölgelerde ve Kırım’da AGİT gözetiminde referandumlar yapılması ile Donbass ile Kırım arasındaki kara koridorunun tanınması gibi tavizler elde edilebilir.

ABD ve diğer batılı emperyalist güçler, Rusya’nın sınır güvenliği ve Batı Ukrayna’nın devlet olarak varlığı için garantiler verebilir. Böylece emperyalist bir “barış”, Selenskiy’nin kahraman figürünü de yalnızca sınırlı ölçüde zedeleyerek ayakta tutabilir. Böyle bir “barış” çerçevesinde Selenskiy, Batı Ukrayna’daki iktidarını bir süre daha sürdürebilir.

Ancak bir ateşkes ve ardından yapılacak bir barış anlaşması sorunu çözmeyecektir. Bu tür anlaşmalar, gelecekteki emperyalist savaşlarda yeniden geçersiz kılınabilir. Ne Rusya Ukrayna’nın NATO üyeliğine izin verebilir, ne de NATO ve Ukraynalı güçler Ukrayna’nın NATO ve AB üyeliği yönündeki hedeflerinden vazgeçecektir.

Ne Ukrayna ne de Batı, Kırım ve Donbass’ın ilhakını uluslararası hukuk açısından tanıyacaktır; Rusya da bu bölgeleri Ukrayna’ya geri vermeyecektir. Bu nedenle çatışma er ya da geç yeniden gündeme gelecektir; ister gelecekteki bir dünya savaşının parçası olarak, ister bugünkü savaşa benzer yeni bir bölgesel savaş biçiminde olsun.

Ukrayna savaşı bağlamında, Ekim Devrimi’nden ve Lenin’in Ekim Devrimi deneyimlerinden çıkardığı şu gerçek bugün de geçerliliğini korumaktadır:

Emperyalist savaşlardan kurtulmanın tek yolu Bolşevik mücadeledir, Bolşevik devrimdir!

Amerikan emperyalizmi

Ukrayna savaşının asıl kazananı:

Ukrayna’daki savaş, özellikle Avrupa Birliği ile ilişkiler açısından Amerikan emperyalizmi için paha biçilmez bir fırsat hâline gelmiştir. AB’nin doğu ülkeleri ABD’ye daha sıkı biçimde bağlanmıştır. Finlandiya ve İsveç askerî ittifak tarafsızlığından vazgeçmiş, 2023 ve 2024 yıllarında NATO’nun yeni üyeleri olmuşlardır. Bu ülkelerdeki ABD üslerinin sayısı ile ortak askerî tatbikatlar artmıştır.

27 Şubat 2022’de Almanya Şansölyesi Scholz, 24 Şubat’ı bir “dönüm noktası (Zeitenwende)” olarak nitelendirmiş ve savunma bütçesine ek olarak 100 milyar avroluk özel bir fon açıklamıştır. Gelecekte gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sinden fazlasının “savunmaya” ayrılacağını ve Rusya’dan gaz ve petrol alımının durdurulacağını ilan etmiştir. Eylül 2022’de ise, akıbetleri tartışılırken Nord Stream I ve Nord Stream II boru hatları Baltık Denizi’nin dibinde havaya uçurulmuştur. ABD Başkanı Biden’ın “gerekirse bunu engelleriz” sözü, bu sabotaj eyleminin arkasındaki failin kim olduğuna işaret etmiştir. [28]

Sonuç olarak Ukrayna savaşı, Macron’un 2021’de “beyin ölümü gerçekleşmiş” olarak tanımladığı NATO’nun yeniden canlanmasına yol açmıştır. Diğer batılı emperyalist güçler de bir kez daha ABD’nin arkasında saf tutmuştur.

Ukrayna savaşı nedeniyle AB ülkeleri ile Rusya arasındaki ikili ilişkiler ile AB–Rusya ilişkileri tahrip edilmiştir. AB ülkeleri – Macaristan hariç – Rusya’dan gaz ve petrol alımını resmen durdurmuştur. Bunun yerine, ABD’de fracking yöntemiyle üretilen kaya gazını satın almaya başlamışlardır. Bu gaz, sıvılaştırılarak büyük tankerlerle Avrupa’ya taşınmakta ve fiyatı Rus gazına kıyasla neredeyse iki kat daha pahalıdır.

Rusya’ya ekonomik zarar vermek amacıyla AB ülkeleri bu adımı, kendi ekonomileri pahasına atmıştır. Örneğin Almanya gibi bazı ülkeler, bu politika nedeniyle kendi ekonomilerinin küçülmesini kabullenmek zorunda kalmıştır.

Rusya ise yalnızca gazının yönünü değiştirmiştir. Çin ve Hindistan, Rusya’dan daha önce hiç olmadığı kadar fazla gaz ve petrol satın almıştır. Rusya’ya yönelik batı ambargosu nihayetinde ABD’nin yararına olurken, AB ülkelerine ekonomik zarar vermiştir. Bu zarar, söz konusu ülkelerdeki işçi ve emekçilerin üzerine daha yüksek enerji fiyatları, artan gıda maliyetleri vb. yoluyla yıkılmıştır.

Tekeller bağlamında bu savaşın asıl kazananları ise, her savaşta olduğu gibi, silah ve mühimmat üreten tekellerdir. En büyük tekeller arasında beş ABD’li şirket bulunmaktadır: Lockheed Martin, Raytheon, Boeing, Northrop Grumman ve General Dynamics. Bu beş şirketin 2021 yılındaki ciroları sırasıyla 64,5 milyar ABD doları, 41,9 milyar ABD doları, 35,1 milyar ABD doları, 31,43 milyar ABD doları ve 30,8 milyar ABD dolarıdır.

22 Şubat 2022’den sonraki dört ay içinde bu şirketlerin tahvil değerlerindeki değişime bakmak bile yeterlidir:

Firma – Tahvil Değeri
21 Şubat 2021 / Haziran 2022

Lockheed Martin (ABD): 294,40 € → 424,80 €

Raytheon (ABD): 294,40 € → 90,14 €

Northrop Grumman (ABD): 314,80 € → 416,70 €

General Dynamics (ABD): 174,10 € → 196,70 €

Ancak Ukrayna Savaşı’ndan yalnızca ABD’li şirketler kâr etmedi. Diğer ülkeler de bu savaş sayesinde yüksek kazançlar elde etti. [29]

Firma
Hisse değeri
21 Şubat 2021 – Haziran 2022

BAE Systems (Birleşik Krallık)
6,51 € → 10,94 €

Thales (Fransa)
73,36 € → 131,05 €

Rheinmetall (Almanya)
80,00 € → 236,40 €

Ukrayna’da üç yılı aşkın süredir devam eden savaş, dünyadaki tek savaş değildir. Bu savaşı diğer silahlı çatışmalardan ayıran fark, emperyalist büyük güçlerden biri olan Rusya’nın doğrudan taraf olmasıdır. Bu savaşın yanı sıra, dünyanın yeniden paylaşımı üzerine yürütülen küresel güç mücadelesinin bir parçası olarak dünya genelinde birçok silahlı çatışma sürmektedir.

UCDP’ye (Uppsala Conflict Data Program) göre, 2022 yılında dünya genelinde devlet güçlerinin dâhil olduğu toplam 55 askerî çatışma bölgesi kaydedilmiştir. Bunların on tanesi “savaş” kategorisine girmiştir; yani bir yıl içinde 1.000’den fazla can kaybına yol açmışlardır. Afrika’da Nijerya, Mali, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Etiyopya ve Sudan’da; Orta Doğu’da Suriye ve Yemen’de; Asya’da Afganistan ve Myanmar’da askerî çatışmalar yaşanmıştır. 2022 yılında Avrupa’da Ukrayna çatışması da bunlara eklenmiştir.

Savaşların ve çatışmaların sayısı 2024 yılında dünya genelinde yeni bir zirveye ulaşmıştır. En az bir tarafı devlet olan savaşlara dâhil 36 ülkede toplam 61 askerî çatışma tespit edilmiştir. [30]

Filistin ve İsrail

7 Ekim 2023’te ve onu izleyen günlerde, çatışmalar listesine eklenen yeni bir savaş patlak verdi: Aslında hiçbir zaman sona ermeyen Filistin’de savaş yeniden tırmandı.

İsrail, 7 Ekim 2023’ten önce de Gazze’yi defalarca bombalamış, Gazze’yi kısa süreliğine işgal edip ardından geri çekilmişti. Bu süreçte on binlerce Filistinli hayatını kaybetti, mallarını ve mülklerini yitirdi.

Diğer taraftan Gazze’den İsrail’e sürekli roket saldırıları düzenlendi; ancak bunlar askerî açıdan neredeyse hiç hasara ve can kaybına yol açmadı. Bazı Hamas mensupları İsrail’de intihar saldırıları gerçekleştirdi ve bu saldırılarda İsrailli siviller de hayatını kaybetti.

Batı Şeria’da ise aşırı siyonist yerleşimciler, İsrail ordusunun koruması altında Filistin köylerine saldırdı ve Filistin toprakları üzerinde yeni yerleşimler kurdu. Suriye ve Lübnan sınırında Hizbullah ile İsrail arasında karşılıklı topçu atışları da 7 Ekim 2023’ten önce zaten günlük olağan bir durumdu.

Ancak süregelen ve hiç bitmeyen bu savaş, 7 Ekim’den itibaren tamamen yeni bir boyut kazandı.

7 Ekim 2023’te, başta Hamas’ın silahlı örgütü olan “İzzeddin el-Kassam Tugayları”na mensup savaşçılar olmak üzere, yaklaşık 5.000 roketle İsrail’in “Iron Dome” (Demir Kubbe) hava savunma sistemi aşıldı. Gazze çevresindeki yerleşimlerde yaşayan herkes sığınaklara kaçmak zorunda kaldı. Çok sayıda Filistinli savaşçı Gazze’yi çevreleyen çitleri ve duvarları aşarak Gazze sınırındaki Yahudi yerleşimlerinde bulunan insanlara rastgele saldırdı. Eşkol bölgesindeki Re’im Kibbutzu yakınlarında düzenlenen “Super Nova” açık hava müzik festivaline katılanlar da ayrım gözetmeksizin hedef alındı. İsrail kaynaklarına göre bu saldırılarda 1.300 kişi hayatını kaybetti. Çok sayıda kişi yaralandı ve 200’den fazla insan rehine olarak Filistin’e, Hamas’ın kontrolündeki Gazze’ye kaçırıldı.

Hamas’ın 7 Ekim’de gerçekleştirdiği bu kapsamlı saldırılar, Demir Kubbe hava savunma sistemi ve bölgedeki ezici askerî üstünlüğü nedeniyle kendisini dokunulmaz gören İsrail devletini derinden sarstı. İsrail’deki Yahudi nüfus için bu eylem, asla unutulmayan bir travmayı yeniden canlandıran bir kâbus niteliğindeydi.

Hamas’ın 7 Ekim’deki bu askerî eylemleri, İsrail ordusunun Gazze’yi daha önce görülmemiş bir yoğunlukta bombalamasına yol açtı. Hava saldırıları ve İsrail ordusunun Gazze’ye kara girişi, sivil halkın acımasızca yerinden edilmesine ve Gazze ile Filistin’deki Arap nüfus için ikinci bir Nakba’ya neden oldu.

“İzzeddin el-Kassam Tugayları”nın 7 Ekim’de gerçekleştirdiği eylemler, bir yandan İsrail’in Filistinli Arap halka yönelik süregiden siyonist baskısına bir tepkiydi. Ancak eylem biçimi açısından bakıldığında, askerî ve sivil hedefler arasında hiçbir ayrım gözetilmeyen, açıkça terörist eylemlerdi. Bu eylemler, tüm Yahudileri düşman olarak gören ve bu şekilde tanımlayan İslamcı, Yahudi karşıtı bir ideoloji tarafından yönlendirilmişti. Biz bu ideolojiyi ve Hamas’ın eylem biçimini kınıyoruz.

İsrail ise, özellikle Netanyahu’nun başını çektiği mevcut siyonist hükümeti aracılığıyla, Hamas’ın bu eylemini tüm Arap-Filistin halkına karşı devlet terörü uygulamak için kullandı. Gazze’ye karşı, sözde mücadele ettiğini iddia ettiği terörist yöntemlere başvurdu. Dünyanın en yoğun nüfuslu bölgelerinden biri olan Gazze, neredeyse iki yıl boyunca en acımasız şekilde bombalandı. Gazze genelindeki tüm binaların yaklaşık yüzde 80’i İsrail ordusunun bombardımanlarıyla yerle bir edildi. Filistin Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan ve tüm kurbanların isim isim listelendiği verilere göre, 8 Ağustos 2025 tarihine kadar Gazze Şeridi’nde İsrail ordusu tarafından 61.599 Filistinli öldürüldü, 154.088 kişi yaralandı. [31]

Ancak tamamen yıkılmış, bombalarla bir moloz yığınına dönüştürülmüş Gazze koşullarında, tüm kurbanların çıkarılması ve kayıt altına alınması mümkün değildir. Birçok bağımsız araştırma, doğrudan savaş nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısının en az yüzde 30 daha fazla olduğunu varsaymaktadır. Buna ek olarak, “dolaylı savaş ölümleri” de hesaba katılmalıdır; yani savaş koşulları altında yetersiz beslenme ya da hastalık nedeniyle ölen tüm insanlar. Elbette, savaş koşullarından bağımsız olarak yaşlılık veya hastalık nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı bu toplamdan düşülmelidir. [32]

Bu durumda ölü sayısı 100.000’in üzerindedir! Toplam nüfusu 2,3 milyon olan bir yerde! Ve katliam durmak bilmiyor.

İsrail, hastanelerin ve okulların bombalanması gibi savaş suçlarını işlemekten çekinmemektedir. İsrail, açlığı bir silah olarak kullanmaktan da çekinmemektedir. Hamas ve terörizmle mücadele adına yürütülen İsrail savaşı, Filistinli Arap halka karşı yürütülen soykırımcı bir savaşa dönüşmüştür.

Her zaman olduğu gibi, “uygar” Batı’nın emperyalist devletleri İsrail’in yanında saf tutmuştur. İsrail’in “teröre karşı kendini savunma hakkını” ve teröristlerle mücadele ettiğini savunmuşlardır. İsrail’in Filistin’de açıkça yürüttüğü soykırıma gözlerini kapatmışlardır. Hatta Birleşmiş Milletler tarafından savaş suçu olarak değerlendirilen ve kınanan İsrail ordusunun Gazze’deki eylemlerine karşı bile gözlerini kapatmışlardır.

ABD’nin başını çektiği Batılı emperyalist güçler, İsrail’in meşru müdafaa adına Arap-Filistin halkına karşı topraklarını genişletmeyi hedefleyen soykırımcı bir savaş yürüttüğünü görmezden gelmiştir. Uluslararası kurumların kararları, İsrail ve onu destekleyenler tarafından tamamen hiçe sayılmaktadır.

Örneğin Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM / ICC), savaş suçları nedeniyle İsrail Başbakanı Netanyahu ve Savunma Bakanı Gallant hakkında tutuklama kararları çıkarmıştır. Aynı şekilde Birleşmiş Milletler (BM / UNO) de Genel Kurul kararlarıyla savaşın derhal durdurulmasını, İsrail’in Gazze’den ve diğer işgal edilmiş bölgelerden çekilmesini talep etmiştir. Ancak bütün bunlar kâğıt üzerinde kalmaktadır. Savaşın gidişatı açısından bunların hiçbir gerçek etkisi yoktur. Çünkü Batılı emperyalist güçler için “İsrail’in güvenliği” her şeyin üzerindedir. İsrail, kendi güvenliği adına soykırım dâhil olmak üzere her şeyi yapma ve her şeyden muaf olma hakkına sahipmiş gibi davranabilmektedir.

Örneğin Almanya’daki önde gelen burjuva siyasetçiler, İsrail’in savunulmasının Almanya için bir “devlet aklı” (Staatsräson) olduğunu ilan etmektedir. Onlar için Netanyahu’nun siyonist hükümetinin Gazze’de yaşanan her şeyden Hamas’ın sorumlu olduğu yönündeki anlatısı sarsılmaz bir hakikattir.

Batılı emperyalist ülkelerde İsrail’in siyonist politikalarının eleştirilmesi tabu hâline getirilmiştir. İsrail’in soykırımcı savaşına yönelik her türlü eleştiri antisemitik olarak damgalanmakta ve baskı altına alınmaktadır.

Oysa İsrail’in siyonist politikalarına yönelik her eleştiri antisemitik değildir. Netanyahu hükümetinin Filistinlilere yönelik politikaları, ama aynı zamanda bu hükümet politikalarına karşı çıkan Yahudilere yönelik tutumu da eleştirilmeli, mahkûm edilmeli ve bunlarla mücadele edilmelidir.

Bir gerçektir ki, dünyada her yerde var olan örtük (latent) bir antisemitizm bulunmaktadır ve bununla mücadele edilmelidir. Ancak bir başka gerçek de şudur: İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’daki halka karşı yürüttüğü soykırımcı savaş, dünyadaki bu örtük Yahudi düşmanlığını, yani antisemitizmi de körüklemektedir.

Bu nedenle dünya genelinde düzenlenen birçok Gazze ile dayanışma eyleminde zaman zaman antisemitik söylemler de duyulabilmektedir; her ne kadar bunlar bu eylemlerin belirleyici unsuru olmasa da.

Biz komünistler her türlü ırkçılığa karşıyız. Antisemitizmin de, Siyonizmin de, İslam düşmanlığının da karşısındayız.

İki Devletli Çözüm mü?

Bu savaş, Filistin’de iki devletli çözüm tartışmasını yeniden gündeme getirmiştir. Filistin’de savaşın yeniden alevlenmesinden önce bile toplam 137 devlet “Filistin Devleti”ni tanımıştı.

Ancak Filistin Devleti’nin tanınması esasen yalnızca sembolik bir adımdı.

Tanınan bu devletin bütünlüklü bir toprağı yoktur. Bir yandan duvarlarla çevrilmiş, sürekli İsrail ablukası ve ambargosu altında tutulan Gazze Şeridi; diğer yandan ise yüzlerce Yahudi silahlı yerleşimle delik deşik edilmiş Batı Şeria’dan oluşmaktadır.

Ayrıca ortak ve herhangi bir biçimde demokratik meşruiyete sahip bir hükümeti de bulunmamaktadır.

Filistin’de – yani Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te– 1996 yılında kurulan “Filistin Yasama Konseyi” için yapılan son seçimler Ocak 2006’da gerçekleşmiştir. Bu seçimlerden Hamas, oyların yüzde 44’ünü ve Yasama Konseyi’ndeki 132 sandalyeden 76’sını alarak galip çıkmıştır. O tarihe kadar mutlak çoğunluğa sahip olan Mahmud Abbas liderliğindeki El Fetih ise çoğunluğunu kaybetmiş ve yeni seçilen Yasama Konseyi’nde yalnızca 43 sandalyeyle [33] ikinci büyük parti olmuştur.

Seçimlerin hemen ardından İsrail devreye girmiş ve çok sayıda Hamas milletvekilini tutuklamıştır. Yenilgiyi kabul etmeyen El Fetih ile Hamas arasında silahlı çatışmalar yaşanmış; bu sürecin sonunda fiilen iki Filistinli iktidar merkezi ve iki ayrı Filistin yönetimi ortaya çıkmıştır: Gazze Şeridi’nde Hamas yönetimi ve Batı Şeria’da El Fetih yönetimi.

El Fetih, “Filistin Ulusal Yönetimi” adına tüm Filistin’i temsil ettiğini iddia etmiştir. Özellikle Hamas tarafından dile getirilen yeni seçim yapılması talepleri ise, uluslararası alanda “Filistin Devlet Başkanı” olarak adlandırılan El Fetih lideri Mahmud Abbas [34] tarafından sürekli ertelenmiştir. Defalarca ilan edilen seçimler bugüne kadar her seferinde yeniden ileri bir tarihe bırakılmıştır.

Filistin Devleti’nin tanınması, pratikte bu tanımayı yapan devletlerin Filistin topraklarında İsrail’in yanında Arap-Filistinli bir devletin varlığını savunduklarını ilan etmeleri anlamına gelmiştir. Bu tutum, Netanyahu yönetimi altındaki mevcut İsrail politikasına açıkça karşıttır; zira bu politika Arap-Filistin halkının İsrail’in yanında kendi devletine sahip olma hakkını ilkesel olarak reddetmektedir.

Fiiliyatta bu devletlerin büyük bir kısmı Batı Şeria’daki Filistin Ulusal Yönetimi’ni ve onun başkanını meşru temsilci olarak tanımıştır. Tanıyan devletlerin azınlıkta kalan bir bölümü ise Hamas ile de temas kurmuş ve kurmaya devam etmektedir. Hamas, Batı’da El Fetih’in aksine “terör örgütü” olarak listelenmekte ve bu sıfatla mücadele edilmektedir.

İsrail’in Filistin halkına karşı iki yılı aşkın süredir devam eden savaşında, İsrail’in soykırımcı savaş yürütme biçimi karşısında birçok ülkede giderek Filistin halkıyla geniş bir dayanışma hareketi gelişti. İsrailli siyasetçilerin ve askerî yetkililerin, yürüttükleri savaşın temiz, adil bir “savunma savaşı” olduğu yönündeki iddiaları çok kısa sürede bir yalan olarak açığa çıktı. İsrail’in savaşının, tüm Filistin’i hedef alan bir fetih savaşı ve Filistin halkına karşı yürütülen bir sürgün ve yok etme savaşı olduğu giderek daha açık hale geldi.

İsrail hükümetinin gerçek savaş hedefleri, çeşitli savaş kabinesi üyeleri tarafından zaman zaman oldukça açık bir biçimde dile getirildi. İsrail hükümeti, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın gerçekleştirdiği terör eylemini, Filistin’de uzun süredir tartışılan “iki devletli çözüm”e son vermek ve Siyonist Büyük İsrail Programını mümkün olan en geniş ölçüde hayata geçirmek için bir gerekçe olarak kullanmak istedi.

İlk adım olarak “nehirden denize” uzanan bir İsrail hedeflendi. Ancak hem her türlü teröre, ölüme, yıkıma, sürgüne ve açlığa rağmen topraklarını terk etmeyen; ilk fırsatta, bombalarla moloz yığınlarına çevrilmiş olsa bile eski yerleşim yerlerine geri dönen Filistin halkı, hem de dünya genelinde her gün büyüyen bu halkla dayanışma hareketleri bu hesabı bozdu.

Daha önce Filistin Devleti’ni tanıma konusunda tereddüt eden birçok devlet, 2024’ten itibaren tutumunu değiştirdi. Nisan 2024 ile 22 Eylül 2025 tarihleri arasında 20 devlet daha Filistin Devleti’ni tanıdığını ilan etti. Bu 20 devlet arasında, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinden ikisi olan Fransa ve İngiltere de bulunmaktadır. Böylece Filistin Devleti’ni hâlâ tanımamış olan tek Güvenlik Konseyi üyesi devlet ABD olmuştur. [35]

Güncel olarak Birleşmiş Milletler’e üye toplam 193 devletten 157’si, FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) tarafından 15 Kasım 1988’de Cezayir’de ilan edilen “Filistin Devleti”ni bağımsız bir devlet olarak tanımış ve böylece “iki devletli çözümü” desteklemiştir. Bu sayının gelecekte daha da artması muhtemeldir. Bu çözüm kapsamında, İsrail’in yanında Gazze ve Batı Şeria’da bir “mini Filistin devleti”nin kurulması öngörülmektedir. Bu çözümde ayrıca Filistin yönetiminin kim tarafından yürütüleceği de belirlenmiştir: Fetih’in liderliğindeki “Filistin Kurtuluş Örgütü” (FKÖ). Bu yönetimin, İsrail’in bir devlet olarak varlığını sorgulayan Filistinli güçleri içermemesi öngörülmektedir.

Bu plan, emperyalist bir barış için tek çözüm olarak görülmüş ve hâlen de görülmekte olsa da, şu anda hayata geçirilme şansı bulunmamaktadır. İsrail tarafından “terörist” olarak nitelendirilen Hamas, İslami Cihat vb. örgütleri dışlayan bir “FKÖ” (PLO), Filistin halkını temsil edemez.

İslamcı ve antisemitik örgütler, Filistin halkının önemli bir bölümünü temsil etmektedir. Bunlar Filistin’in “ulusal kurtuluş hareketinin” bir parçasıdır ve bugün bu hareket içindeki en güçlü örgütlerdir. Hamas ve İslami Cihad gibi örgütler bu savaşta çok ağır askerî darbeler almış, askerî bakımdan kuşkusuz ciddi biçimde zayıflamış olsalar da, tamamen tasfiye edilmiş değillerdir. Ağırlıklı olarak Sünni Müslüman olan Filistin toplumunda hâlâ geniş bir toplumsal tabana sahiptirler.

Buna ek olarak, siyonist ve soykırımcı savaş yürütme tarzı büyük bir öfke ve nefret üretmektedir. Bu öfke ve nefret, “siyonist düşmana” karşı en militan biçimde mücadele eden örgütler için sürekli yeni savaşçıların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bu nedenle, FKÖ ile yapılacak bir anlaşma yoluyla bir “mini Filistin devleti” kurma planı hayata geçirilemez.

Öte yandan, İsrail’in yanında bir Filistin devleti kurulması önerisi, bugün İsrail’de hükümet kabinesinde belirleyici bir role sahip olan aşırı siyonist güçler açısından da kabul edilemezdir. Bu güçler, Arap Filistinlilerin tüm Filistin topraklarından sürülmesini talep etmektedir. Buna karşı çıkanların ise yok edilmesi gerektiğini savunmaktadırlar.

Hâlihazırda neredeyse tamamen işgal edilmiş olan Gazze Şeridi’nin yanı sıra bu “mini Filistin devleti”nin bir parçası olarak öngörülen Batı Şeria’da sayısız siyonist “yerleşim” bölgesi bulunmaktadır. Bu işgalciler bu bölgelerden çekilmediği sürece, Batı Şeria’daki Filistin devleti birbirine bağlı, bütünlüklü bir toprağa sahip olmayacaktır. Aksine, İsrail denetimi altındaki yüzlerce aşırı siyonist üs tarafından delik deşik edilmiş bir yapıya sahip olacaktır.

Günümüzde “barış” adına bu yerleşimcileri başka yerlere taşımaya hazır olan hiçbir İsrail hükümeti yoktur. Tersine, mevcut savaş sırasında Batı Şeria’da giderek daha fazla Filistin toprağı silahlı Yahudi yerleşimciler tarafından zorla işgal edilmekte ve Filistinli nüfus yerinden edilmektedir.

Buna rağmen, İsrail’de bu savaş sürecinde dahi sesini duyurmaya çalışan bir barış hareketi mevcuttur. Nüfusun bir kesimi, sürekli tehdit ve savaş altında yaşamaktan yorulmuş durumdadır.

Filistin ulusal kurtuluş hareketi, aşırı İslamcı güçler dışında, İsrail’in varlığını kabul etmiştir. Hamas da 7 Ekim 2023’ten önce, İsrail’in söz konusu bölgedeki devlet olarak varlığını tanıdığına dair sinyaller vermişti. Nitekim Hamas 2018 yılında yayımladığı bir açıklamada, en azından geçici bir çözüm olarak İsrail’in yanında bir Filistin devletinin kurulmasına karşı olmadığını ima etmişti.

Bu nedenle, emperyalist egemenlik koşulları altında — bugün için olmasa da orta vadede — Filistin’de İsrail devletinin yanında bir Filistin devletini içeren bir “barış çözümü”nün mümkün olabileceği düşünülebilir. Ancak İsrail’le uzlaşmaya daha açık olan Hamas’ın önde gelen liderleri, örneğin İsmail Haniyye gibi isimler, savaş sürecinde — ki bu savaş İsrail’in Yemen, İran, Suriye ve Lübnan’a karşı yürüttüğü bir savaşa da genişlemiştir — suikastlarla öldürülmüştür.

İsrail’in Filistin halkına karşı yürüttüğü savaşta en son gelişme, ABD Başkanı Trump’ın Ekim 2025’te açıkladığı 20 maddelik plandır. Trump, Gazze’yi yeniden inşa sürecinde milyarlarca dolarlık kâr vaat eden cazip bir inşaat arsası olarak değerlendirmekte ve devam eden savaşın derhal bir ateşkesle sona erdirilmesini istemektedir. Bu savaşta İsrail’in başlıca destekçisi olan ve olmaya devam eden ABD, kendisini bir “barış yapıcı” olarak sahneye koymaktadır. Aynı zamanda İsrail üzerinde baskı kurabilecek tek güç de ABD’dir.

BAE, Katar, Mısır ve Türkiye gibi, bu savaşın sona ermesinde güçlü çıkarları bulunan arabulucu ülkeler üzerinden İsrail ve Hamas ile yürütülen uzun müzakerelerin ardından ABD yönetimi 20 maddelik bir plan sunmuştur. “Trump Planı” [36] olarak adlandırılan bu öneri, yayımlanmasından kısa bir süre sonra hem İsrail hem de Hamas tarafından kabul edilmiştir. Savaşan tarafların bu kabulü, Trump tarafından bizzat İsrail’de Knesset’te ve Mısır’da görkemli bir basın toplantısı gösterisiyle ilan edilmiştir.

Bu açıklamaya göre, ertesi günden itibaren öncelikle silahların susması gerekiyordu. Ardından adım adım, Hamas’ın elinde bulunan hayatta olan ve ölmüş İsrailli rehinelerin, İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutuklularla takas edilmesi öngörülüyordu.

Gerçekte bu konularda bazı adımlar atıldı. Ancak İsrail, sürekli olarak zayıf ve inandırıcılıktan uzak gerekçelerle ateşkesi ihlal etti ve Gazze’yi bombalamaya devam etti. Sözde hâlâ yürürlükte olan ateşkes sırasında 200’den fazla Filistinli öldürüldü.

Savaşan taraflarca kabul edilen koşullar arasında özellikle iki madde öne çıkmaktadır. İsrail, “Trump Planı”na onay vererek şunları kabul etmiştir:

“İsrail Gazze’yi işgal etmeyecek veya ilhak etmeyecektir.”

Kimse Gazze’yi terk etmeye zorlanmayacak; gitmek isteyenler bunu özgürce yapabilecek ve geri dönebilecektir. İnsanları kalmaya teşvik edeceğiz ve daha iyi bir Gazze inşa etmelerini mümkün kılacağız.”

Bu, özellikle Netanyahu hükümetinin Gazze ve Batı Şeria’dan Filistinlilerin sürülmesini hedefleyen ve diasporadaki Arap Filistinlilerin geri dönüş hakkını ilkesel olarak reddeden mevcut İsrail politikasına tamamen zıt bir tutumdur.

Buna karşılık Hamas (ve adı açıkça belirtilmeyen diğer fraksiyonlar) Trump Planı’nı kabul ederek şunları kabul etmiştir:

Hamas ve diğer fraksiyonlar, Gazze’nin yönetiminde doğrudan, dolaylı ya da herhangi bir biçimde rol almamayı kabul eder. Tüneller ve silah üretim tesisleri dâhil olmak üzere tüm askerî terör ve saldırı altyapıları yok edilecek ve yeniden inşa edilmeyecektir.”

Bu, Hamas’ın tamamen silahsızlanmayı kabul etmesi ve Gazze’de her türlü iktidar payından vazgeçmesi anlamına gelmektedir. Bu durum ise Hamas’ın bugüne kadar savunduğu ve Hamas’ı tanımlayan hemen her şeyle çelişmektedir.

Plan, orta vadede İsrail’in işgal edilmiş bölgelerden tamamen çekilmesini ve doğal olarak (!) Trump’ın başında olacağı geçici bir uluslararası yönetimi öngörmektedir.

Bunun ötesinde, hem İsrail hem de Hamas tarafından kabul edilen planda şu madde yer almaktadır:

Gazze’nin yeniden inşası ilerlerken ve Filistin Yönetimi (P.A.) reform programı güvenilir bir biçimde uygulandığında, Filistin halkının özlemi olarak tanıdığımız Filistin’in kendi kaderini tayini ve devletleşmesine yönelik güvenilir bir yolun koşulları nihayet mevcut olabilir.”

Bu maddede fiilen, Filistin’de İsrail’in yanında bir Filistin devletinden, yani başka bir ifadeyle bir “iki devletli çözüm”den, bir gelecek perspektifi olarak söz edilmekte ve bunun İsrail ile Hamas tarafından kabul edildiği iddia edilmektedir. Bu da hem İsrail’in hem de Hamas’ın bugüne kadarki politikalarıyla çelişmektedir.

Genel olarak bakıldığında, savaşan tarafların emlak milyarderi Trump’ın emperyalist “barış” planına verdikleri onay, daha çok taktiksel bir onay gibi görünmektedir. Netanyahu hükümeti bu planı baltalamak için her şeyi yapmaktadır ve yapmaya da devam edecektir.

Elbette derhal bir ateşkes –ki bu, İsrail’in Gazze’deki katliamının sona ermesi anlamına gelmektedir– Filistin halkı için olduğu kadar Yahudi halkı için de olumlu olacaktır. Biz derhal ateşkesten yanayız.

Bugün “iki devletli çözüm”, sınırları hâlâ müzakere edilmekte olan bir mini Filistin devletinin, Filistin’de İsrail’in yanında var olması anlamına gelmektedir. Bu, Filistinlilerin durumunda bir iyileşme anlamına gelecektir. Günümüz koşullarında, emperyalizm altında bu yol, emperyalist barışa giden tek uygulanabilir yol gibi görünmektedir; bu da emekçiler için emperyalist savaştan daha iyidir. Ancak bugün, İsrail devletinin tanınmasına yönelik tüm adımlara ve etrafında koparılan onca gürültüye rağmen, bu çözüm ufukta görünmemektedir.

Böyle bir emperyalist barış çözümü, yani İsrail’in yanında bir mini Filistin devleti, eğer bir gün hayata geçerse, elbette gerçek anlamda istikrarlı bir çözüm olmayacaktır.

Gerçek çözüm, burada da ancak proletaryanın önderliğinde gerçekleşecek bir devrimle mümkün olacaktır. Yahudilerin ve Yahudi kadınların, Arapların ve Arap kadınların ve diğer milliyetlerin birlikte yaşadığı bir Filistin devleti, er ya da geç, proletaryanın önderliğinde gerçekleşecek devrimler yoluyla ortaya çıkacaktır.

Savaşa doğru dörtnala

Irkçılık, milliyetçilik, şovenizm, faşizm ve sağa kayış dünya çapında yükselişte

Dünya çapındaki gelişmeleri bir bütün olarak ele aldığımızda şunu görüyoruz:

Bugün, dünya ekonomisi ve dünya siyasetinde belirleyici bir rol oynayan ve genellikle “Doğu” olarak adlandırılan devletler bloğunun önemli bir bölümünde faşizm egemendir. Bu ülkelerde her türlü muhalefet, özellikle de devrimci muhalefet, açık terör ve şiddet yoluyla bastırılmaktadır. Elbette sınıf mücadelesinin düzeyine ve ülkelerin tarihsel gelişimine bağlı olarak faşizmin biçimlerinde ve yoğunluğunda farklılıklar vardır. Ancak hepsinin ortak bir özelliği bulunmaktadır: yönetimin temel yöntemi olarak sistematik terör.

Çin’de fiilen tek parti egemenliği vardır. Mutlak iktidarı elinde bulunduran Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) dışında bazı başka partiler de mevcuttur. Ancak bu partilerin tümü ÇKP’nin öncü rolünü kabul etmekte ve onun kendileri için çizdiği sınırlar içinde hareket etmektedir. [37] ÇKP tarafından belirlenen politikalara karşı bir muhalefete izin verilmemektedir. Bu muhalefet, sosyalizm adına, faşist yöntemlerle acımasızca bastırılmaktadır.

Rusya’da kâğıt üzerinde birçok partili sistem mevcuttur. Onlarca parti kayıtlıdır ve bunların bir kısmı Rusya parlamentosunda temsil edilmektedir. [38] Ancak gerçekte, 2000’li yıllardan bu yana Putin’in partisi olan “Birleşik Rusya” tek başına iktidardadır. Rusya’yı yeniden büyük yapmak gibi tek bir hedefe odaklanan bu politikanın seçmenler nezdinde karşılığı vardır. Parti, seçimleri hâlâ ezici çoğunluklarla kazanmaktadır. “Muhalefet” var olmak istiyorsa, Putin’in partisi tarafından çizilen kırmızı çizgileri aşmamalıdır. Bunu yapanlar faşist yöntemlerle susturulmaktadır; bunu en son Navalnıy örneğinde açıkça gördük. [39]

Kuzey Kore’de kendi içine kapalı, sosyal-faşist bir diktatörlük hüküm sürmektedir. Bu rejim, Orta Çağ krallıklarını andıran bir biçimde bir aile hanedanı tarafından yönetilmektedir. Bu sistemde muhalefet etmek hayatı doğrudan tehlikeye atmak anlamına gelir.

Hindistan’da ise Hindu-faşist Bharatiya Janata Partisi (BJP) seçimler yoluyla iktidarda kalmakta ve 16 ulus ile 50’den fazla etnik grubun yaşadığı bu ülkeyi sistematik biçimde Hindulaştırmaya çalışmaktadır. “Hindu Hindu Hindustan” ana sloganı, bu devasa çok uluslu devletin Hindu çoğunluğu içinde güçlü bir karşılık bulmaktadır.

İran’da, 1979 Devrimi sırasında yaşanan kısa demokratik dönemin ardından, Şii-dinci faşistler kendi terör rejimlerini kurmuşlardır. Bu rejimin muhalefete nasıl davrandığı, Jin–Jiyan–Azadî ayaklanmasının acımasızca bastırılmasında bir kez daha görülmüştür.

Sovyetler Birliği’nin 1990-1991 yıllarında dağılmasının ardından bağımsız devletler olarak ortaya çıkan Orta Asya cumhuriyetlerinin neredeyse tamamında fiilen tek adam diktatörlükleri hüküm sürmektedir.

Türkiye/Kuzey Kürdistan’da ise faşizm 2015’ten bu yana giderek yoğunlaşmıştır. 2016’daki Gülenist darbe girişiminin başarısız olmasının ardından, 2017’de yapılan bir referandumla yönetim sistemi “parlamenter demokrasi”den “başkanlık demokrasisi”ne dönüştürülmüştür. Türk usulü başkanlık sisteminde devlet başkanı –günümüzde Recep Tayyip Erdoğan– neredeyse sınırsız yetkilere sahiptir.

Bu düzen, her türlü muhalefete karşı uygulanan faşist terör ile ayakta tutulmaktadır. Türkiye’deki faşist sistemde AKP hükümetleriyle birlikte değişen tek şey, siyasal aktörler olmuştur. 2001 öncesinde ve AKP iktidarlarının ilk yıllarında faşist yöntemlerle egemenlik kuranlar; Kemalist partiler, ama özellikle ordunun merkezinde yer aldığı Kemalist devlet bürokrasisiydi. AKP’nin siyasal iktidarını kurup konsolide etmesinden sonra ise aynı faşist yöntemlerle hükmedenler, bu kez İslamcı-Türk “sivil” iktidar sahipleri olmuştur.

Suriye, Irak ve Libya, “Arap Baharı” hareketlerinin yenilgisi sürecinde başarısız devletlere dönüşmüştür.

Suriye’de, Baas Partisi’nin Esad liderliğindeki faşist diktatörlüğü, 2024 sonunda İslamcı güçlerin öncülük ettiği bir ayaklanma ile devrilmiştir. Bundan sonra ne olacağı hâlâ belirsizdir. Bir gerçek şudur ki, komünistler son derece zayıftır ve faşist diktatörlüğün devrilmesinde neredeyse hiçbir rol oynamamışlardır. Bir diğer gerçek ise, Suriye’deki Kürt hareketinin, Suriye’nin kuzeyinde, Kuzeybatı Kürdistan’da laik bir güç olarak kendi egemenlik alanını oluşturmuş olmasıdır. Bu hareket, Esad rejiminin devrilmesine fiilen katılmamıştır. Esad rejiminin yıkılması, nihayetinde Türkiye ile işbirliği yapan İslamcı HTŞ örgütünün eseridir. Bu örgütün lideri Ahmed el-Şaraa, Esad rejiminin devrilmesine kadar Batı tarafından hakkında ödül konularak aranan bir teröristti. [40]

Eski rejimin başarıyla devrilmesinin — ki bu aynı zamanda Rusya ve İran’ın bölgedeki konumunun zayıflaması anlamına geliyordu — ardından, Batılı emperyalist güçler HTŞ ve liderine yönelik tutumlarını değiştirdiler. HTŞ ve lideri artık onlar tarafından “yeni Suriye’nin inşasında merkezi bir rol oynayacak bir güç” olarak değerlendirilmekte ve bu doğrultuda muhatap alınmaktadır. [41]

Bölgesel güçler arasında, HTŞ’nin Suriye’de Arap-Sünni-İslamcı egemenliğe dayalı bir merkezi devlet kurma planının başlıca destekçisi Türkiye’dir. Bu plana göre, ülkedeki tüm silahlı oluşumların yeni Suriye ordusu içinde feshedilmesiöngörülmektedir.

İsrail, Suriye topraklarında birden fazla devletin varlığını savunmaktadır. Suriye’deki Kürtler, Dürziler ve Nusayriler, kendi devletlerini kurma ya da geniş kapsamlı özerklik taleplerinde İsrail tarafından desteklenmektedir. İsrail, hedefli bombardımanlar ve Suriye’nin güneyine yönelik askerî müdahaleler yoluyla HTŞ’yi zayıflatmaya çalışmaktadır.

Bu da Suriye’nin geleceği üzerindeki mücadelenin henüz sonuçlanmadığı anlamına gelmektedir. Ancak mücadele nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, kısa vadede, farklı milliyet ve dinlere mensup tüm siyasal temsilcilerin iktidara ortak olduğu demokratik bir üniter devlet ufukta görünmemektedir.

Bu mücadelenin nasıl sonuçlanacağı, büyük ölçüde ABD’nin tutumuna bağlı olacaktır. Hâlen Kuzeybatı Kürdistan’da (Kuzey Suriye) askerî üsleri bulunan ve PYD/YPG’yi destekleyen ABD, HTŞ ile PYD/YPG (aynı zamanda “Suriye Demokratik Güçleri” adıyla da anılan yapı) arasında açık bir çatışmayı önlemek amacıyla bir orta yol bulmaya çalışmaktadır.

Bugün büyük ölçüde HTŞ ordusu niteliği taşıyan Suriye merkezi ordusuna, PYD/YPG’nin kontrolündeki bölgelerdeki silahlı güçlerin entegre edilip edilemeyeceği, ve bunun nasıl gerçekleştirileceği, sürecin seyrini belirleyecek temel unsurlardan biridir.

Birçok Afrika ülkesinde hükümetler askerî darbelerle iktidara gelmekte ve yine darbelerle gitmektedir. Sahel bölgesindeki darbeler, özellikle Fransız sömürgeciliğine karşı yönelmiştir. Rusya, bu güç mücadelelerinde paralı asker birlikleri aracılığıyla önemli bir rol oynamaktadır.

Sudan, Nijerya, Somali, Etiyopya ve Kongo gibi Afrika ülkelerinde uzun süredir devam eden savaşlar hâlâ şiddetle sürmektedir. Etnik fay hatlarına sahip birçok Afrika ülkesinde, emperyalistlerin bu ülkeler üzerindeki hâkimiyet mücadelesinde istismar ettiği bu bölünmeler nedeniyle, iktidardaki güçler iktidarda kalabilmek için burjuva demokrasisi gibi bir “lüksü” göze alamamaktadır.

Latin Amerika ülkelerinde de belirgin bir sağa kayış (sağcılaşma) yaşanmaktadır. Batı’daki solun önemli bir bölümü, 21. yüzyılın başında bu ülkelerde iktidara gelen ya da iktidarda olan sol-milliyetçi güçleriuzun süre “sosyalist” (“21. yüzyıl sosyalizmi”) olarak selamlamıştı.

Latin Amerika’daki güncel sağa kayış, özellikle üç ülkedeki son seçimlerde açıkça görülmektedir.

Arjantin’de, Peronistlerin uzun süredir devam eden hâkimiyeti kırılmıştır. Günümüzde, Trump hayranı Mileidevlet başkanıdır. Partisi, tüm öngörülerin aksine, kemer sıkma ve budama politikalarının yarattığı popülerlik sayesinde, son milletvekili seçimlerinde oylarını belirgin biçimde artırmayı başarmıştır. [42]

Bolivya’da, Ekim 2025’te yapılan başkanlık seçimlerinde iki sağ parti adayı ikinci tura kalmıştır. Hristiyan demokrat Partido Demócrata Cristiano (PDC) partisinden Rodrigo Paz, sağ muhafazakâr Alianza Libre ittifakının adayı Jorge Quiroga’ya karşı %54,9’a %45,1 oy oranıyla ikinci turu kazanmıştır. Bu seçimle birlikte, sosyalist “Movimiento al Socialismo” (MAS) partisinin 20 yılı aşkın iktidarı sona ermiştir. MAS, özellikle hammadde ihracatından elde edilen gelirlerle finanse edilen sosyal programlar sayesinde yoksulluğu azaltmayı başarmıştı. Buna rağmen, MAS’ın boykot ettiği seçimde sağ güçler iktidarı ele geçirmiştir. [43]

Ekvador’da, Daniel Noboa, Ekim 2025’te gerçekleştirilen başkanlık seçimlerinde, seçim ittifakı “Acción Democrática Nacional” (ADN) ile “21. yüzyıl sosyalizmi”nin solcu adayı Luisa González’e karşı galip gelmiştir. Daniel Noboa, Ekvador’un muhtemelen en zengin insanı olan Álvaro Noboa Pontón’un oğludur. Babasının ekonomik imparatorluğunun değerinin yaklaşık 1 milyar ABD doları olduğu ifade edilmektedir. Daniel Noboa’nın programının temel maddelerinden biri, “ABD ile ilişkilerin iyileştirilmesi”dir. [44]

Genel olarak bu gelişmeyi tek bir cümleyle özetleyebiliriz: ABD, Trump yönetimi altında sağın bu “seçim zaferleri” sayesinde yeniden kendi “arka bahçesine” geri dönmektedir! Hâlen varlığını sürdüren tüm sol-milliyetçi hükümetler, ABD tarafından yoğun biçimde – askerî olarak da – tehdit edilmektedir. Venezuela [45]veKolombiya,[46] şu anda ABD donanmasının hedef tahtasındayer almakta ve Trump yönetimi tarafından askerî müdahale ile tehdit edilmektedir.

Seçimlerde ABD’nin ekonomik ve askerî baskısı büyük bir rol oynamaktadır; Arjantin’de Milei’nin beklenmedik seçim zaferibunun bir örneğidir. Öte yandan, hâlen varlığını sürdüren ve kısmen kendileri de yolsuz olan sol-milliyetçi hükümetler, iktidarda kalabilmek için yer yer faşist yöntemlere başvurmaktadır. Bu ülkelerdeki sözde “demokrasi” hareketleri, çoğu zaman ABD ve diğer Batılı emperyalist güçler tarafından kullanılan aygıtlardır.

Ancak yalnızca bu ülkelerde değil, gerici burjuva demokrasilerinin hüküm sürdüğü “Batılı” ülkelerde de, militarizm, ırkçılık, iç faşistleşme ve sağa kayış temel eğilim olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu ülkelerin tamamında ırkçılık, özellikle “yasadışı” göçmenlere karşı, belirgin biçimde artmıştır. Kitlelerin egemen burjuva partilere ve “sisteme” duyduğu güvensizliğin ve tepkilerin artması, güçlü bir devrimci hareketin yokluğunda, faşist partilerin güçlenmesine yol açmıştır.

ABD’de, ikinci kez başkan seçilen Trump liderliğindeki Cumhuriyetçi Parti, 20 Ocak 2025’te iktidarı devralmıştır. Trump döneminde ABD, muhaliflere karşı açık terörü bir yönetim yöntemi hâline getirme yönünde dev adımlarla ilerlemektedir. Bu gelişmeden ilk etkilenenler, başta göçmenler – özellikle “yasadışı” olanlar –, kadınlar ve LGBTİ+ hareketleriolmaktadır.

Avrupa’daki siyasal manzaranın durumuna, dünyadaki “aşırı sağcı partiler” listesi ışık tutmaktadır. Avrupa, en fazla “aşırı sağcı” partinin bulunduğu kıtadır; bunu faşist partiler olarak da okuyabilirsiniz. [47]

Bu partilerin büyük bir kısmı kısmen geçici, küçük ve çok küçük gruplardan oluşmaktadır. Ancak Avrupa’daki en büyük yasal “aşırı sağcı partiler”, yani seçimlere katılanlar, kendi ülkelerinde ya parlamentodaki en güçlü ya da ikinci en güçlü fraksiyonu oluşturmaktadır. Birçok Avrupa ülkesinde bu partiler ya doğrudan iktidardadır, ya da hükümette başat parti ya da koalisyon ortağı olarak yer almaktadır. [48]

İktidara ortak olmadıkları yerlerde ise çoğu zaman en güçlü muhalefet partisi konumundadırlar. Eğilim, büyümeye devam etmeleri yönündedir.

İtalya’da faşist parti FdI (Fratelli d’Italia), Eylül 2022 parlamento seçimlerinde büyük bir sıçrama yaptı. Oyların yüzde 26’sını alarak İtalya’nın en güçlü partisi oldu. 2018’deki bir önceki seçimlere kıyasla oy oranını altıya katladı! [49] O tarihten bu yana FdI’nin lideri Giorgia Meloni, İtalya’nın başbakanıdırveultra sağ-faşist bir koalisyon hükümetine başkanlık etmektedir. Bu seçim sonucunun bir günübirlik olmadığı, Haziran 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de görüldü. FdI bu seçimlerden de yüzde 29 oy oranıyla İtalya’nın en güçlü partisi olarak çıktı. [50]

Fransa’da Marine Le Pen, 2022 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda yüzde 41,45 oy aldı! Bu, Fransa’da şimdiye kadar bir faşist cumhurbaşkanı adayının elde ettiği en yüksek oy oranıdır. Macron, ona karşı ancak açıkça faşist bir adayın iktidara gelmesini engellemek isteyen seçmenlerin büyük bölümünün kendisine oy vermesi sayesinde kazanabildi.

Le Pen’in partisi olan faşist RN (Rassemblement National), Temmuz 2024 parlamento seçimlerinden yüzde 33,15 oyla Fransa’nın en güçlü partisi olarak çıktı. Böylece 2022’deki bir önceki seçimlere kıyasla oy oranını iki kattan fazla artırmış oldu. 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de yüzde 31,4 oyla Fransa’nın en güçlü partisi hâline geldi. [51] Fransa’da, kısmen parlamentoda da temsil edilen daha küçük faşist partiler de mevcuttur.

Ancak RN, giderek Fransa’daki tüm aşırı sağcı ve faşist güçlerin toplandığı bir merkez hâline gelmektedir. Avrupa Parlamentosu çerçevesinde AfD’den uzaklaşması, AfD içinde birçok “aşırılıkçı gücün etkili olduğu” gerekçesine dayandırılsa da, bu taktik bir manevradır ve büyük ölçüde aynı çizgideki güçler arasındaki bir rekabet mücadelesidir.

RN açısından son gelişme, Marine Le Pen’in Fransız yargısı tarafından mahkûm edilmesi olmuştur. Paris’te bir mahkeme, onu “Avrupa Parlamentosu’nda sahte istihdam yoluyla kamu fonlarını zimmete geçirmek”suçundan suçlu bulmuş ve derhal yürürlüğe girmek üzere “beş yıl süreyle siyasi görevler için seçilme yasağı” cezası vermiştir. Bu karar henüz kesinleşmemiştir. Eğer karar kesinleşir ya da yapılan itiraz hakkında 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar bir karar çıkmazsa, Le Pen bir sonraki seçimlerde RN’nin adayı olarak yarışamayabilir. [52]

Ancak bunun RN’nin büyümesini engelleyip engelleyemeyeceği tartışmalıdır. Fransa’da seçmenlerin yerleşik burjuva partilere duyduğu güven kaybı dikkate alındığında, Marine Le Pen’in adaylığı olmasa bile RN’nin büyümeye devam edeceğini öngörebiliriz. Zira Le Pen, parti tabanı tarafından şimdiden “demokrasinin şehidi” olarak sunulmakta ve yüceltilmektedir.

Finlandiya, İsveç, Danimarka, Hollanda ve Belçika’da, açıkça ırkçı ve faşist partiler ya doğrudan iktidarın bir parçasıdırya daülkenin ikinci büyük partisidir.

İsviçre’de ise, muhafazakâr-milliyetçi olarak adlandırılan ancak açıkça ırkçı propaganda yürüten İsviçre Halk Partisi (SVP), Ekim 2023 seçimlerini büyük bir oy artışıyla kazanmıştır. Bu artışı, açık ırkçı propagandasına borçludur.

İspanya’da faşist VOX Partisi, Portekiz’de ise faşist Chega Partisi parlamentodaki üçüncü en güçlü güçtür. Her ikisi de hızla büyümektedir. Macaristan’da, Viktor Orbánliderliğindeki aşırı sağcı-muhafazakâr FIDESZ Partisi 2014’ten bu yana iktidardadır. [53]

Polonya’da ise açıkça ırkçı PiS Partisi, kısa kesintilerle de olsa 2015’ten beri iktidardadır. [54]

Çekya, Slovakya, Bulgaristan, Hırvatistan ve Sırbistan’da sağcı ve faşist partiler ya doğrudan iktidarın parçasıdır ya da son derece güçlü konumdadır.

Avusturya’da, faşist FPÖ (Özgürlük Partisi)yaklaşık yüzde 30 oyla ülkenin en güçlü partisi haline gelmiştir. Tarihinde ilk kez, ÖVP ile kuracağı bir koalisyon hükümetinde başbakanlığıüstlenecektir.

Almanya’da ise AfD (Almanya için Alternatif) konumunu giderek güçlendirmektedir. Parti, beş doğu eyaletinde hâlihazırda birinci ya da ikinci parti durumundadır. 2023 Hessen eyalet seçimlerinde ikinci parti olmuş, Bavyera’daki seçimlerdeiseoy oranını yaklaşık yüzde beş artırmıştır. İkinci sırayı yalnızca başka bir faşist partiye çok az farkla kaptırmıştır.

2025 Federal Parlamento (Bundestag) seçimlerinde AfD, yüzde 20,8 oy oranıyla, yüzde 22,6 alan CDU’nun ardından ikinci en güçlü parti olmuştur. CDU/CSU toplamda yüzde 26,8 oy almıştır. AfD, önceki Bundestag seçimlerine (2022’de yüzde 10,4) kıyasla oy oranını iki katına çıkarmıştır. Bazı Doğu Almanya eyaletlerinde yüzde 40 sınırına yaklaşmış, bu da ona tek başına iktidar olma olanağı sağlayabilecek bir düzeydir.

Son seçim anketleri, AfD’nin oy oranını istikrarlı biçimde artırdığını ve bir sonraki seçimlerde birinci parti olmasının mümkün olduğunu göstermektedir. 2025 seçimleriyle AfD, yeni Bundestag’da 152 sandalyelik bir grup oluşturmuştur (önceki Bundestag’da 42 milletvekili ile temsil ediliyordu). Böylece meclisin en güçlü muhalefet partisi hâline gelmiştir. [55]

Genel eğilim, faşist AfD’nin bir sonraki federal seçimlerde en güçlü parti olacağı yönündedir.

Bu durum, bir sonraki hükümeti mutlaka AfD’nin kuracağı anlamına gelmemektedir. Zira CDU/CSU, SPD ve Yeşiller gibi olası koalisyon ortakları, AfD ile bir hükümete girmeye kesinlikle hazır olmadıklarını şu ana kadar beyan etmektedirler. Bu “sözün” ne kadar süreyle geçerli kalacağını, bir sonraki Bundestag seçimlerinden sonra göreceğiz.

Buna karşın Doğu Almanya’da, yerel (belediye) düzeyde, AfD ile çeşitli işbirliği biçimleri hâlihazırda mevcuttur.

Kapitalist sistemin çoklu krizleri ve emekçi nüfusun yaşamındaki artan güvencesizlikler karşısında, kitlelerin mevcut sisteme ve onun tüm kurumlarına, özellikle de yerleşik siyasi partilere duyduğu güvensizlik her yerde artmaktadır.

Güçlü bir devrimci alternatifin yokluğunda, giderek daha fazla insankurtuluş demagojisiyleortaya çıkanfaşist partilere yönelmektedir. Bu durum,faşist partilerin seçim başarılarındaveyerleşik partilerin oy kayıplarında, hatta kısmen küçülmelerindeaçıkça görülmektedir.Faşist devletler istisna olmak üzere, bugün artıkhiçbir ülkede bir burjuva partisi tek başına iktidar olamamaktadır.

Özetle söylemek gerekirse, dünya genelindeki siyasal eğilim, sağın ve faşizmin güçlenmesi yönündedir.

İç faşistleşme, savaşa hazırlıktır

Emperyalist dünya sisteminde değişen güç dengeleri nedeniyle, emperyalist devletler arasındaki çelişkiler giderek keskinleşmektedir.

Bunlar dünyayı yeniden paylaşmaya zorlamaktadır. Gerçekte, genellikle vekâlet savaşları biçiminde yürütülen savaşlar; sağa kayışın, ırkçılığın ve faşizmin artması ile toplumun militarizasyonu, bu yeniden paylaşım sürecinin farklı görünümleridir.

Tüm emperyalist güçler, genel bir savaşa, Üçüncü Dünya Savaşı’na yoğun biçimde hazırlanmaktadır. Bu savaş, devrimlerle durdurulmadığı ya da çok güçlü bir barış hareketi tarafından engellenmediği takdirde kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Devam eden silahlanma yarışının ürkütücü boyutlara ulaşmasının nedeni de budur. Devletlerin silahlanma ve askerî harcamaları 2022 yılında tarihte ilk kez 2 trilyon ABD doları sınırını aşmıştır. 2023 yılında askerî harcamaların toplamı 2 trilyon 443 milyar dolar [56] olmuştur! Eğilim artış yönündedir!

Üstelik birçok NATO ülkesi askerî harcamalar için talep edilen GSYH’nin yüzde iki oranını bile karşılamamaktadır. Trump ise 2025 yılında tüm NATO devletlerinden askerî harcamalar için GSYH’nin en az yüzde beşini talep etmiştir.

Silahlar ve mühimmat depolarda çürüsün diye satın alınmaz! Ordular bölgeleri “yatıştırmak” için beslenmez. Bunlar, emperyalist çıkarları dayatmak için gerekli olan savaş aygıtlarıdır. Faşizmin gelişmesi, en “demokratik” burjuva devletlerde bile ırkçılığın büyümesi, ilerleyen militarizm vb. olgular da savaş hazırlıklarının unsurlarıdır. Demokrasi ile savaş birbiriyle bağdaşmaz! Savaşa hazırlık, iç faşistleşmeyi zorunlu kılar.

Kapitalizmin emperyalist aşamasında dünya çapında güç dengeleri belirleyici biçimde değiştiğinde, yeniden paylaşım kaçınılmazdır. Bu yeniden paylaşım sürecinin belli bir noktasında, başlıca rakiplerin bir dünya savaşında karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz hale gelir. Üçüncü Dünya Savaşı, önceki dünya savaşlarından çok daha yıkıcı olacaktır.

Bu tehlikeye karşı koymanın doğru yolu, böyle bir yaklaşan ve hazırlanan savaşın gerçek nedenlerine karşı mücadeleyi yoğunlaştırmaktır.

Kapitalist sisteme karşı devrimci mücadele!

Sınıf mücadelesi!

Emperyalist savaşa karşı savaş!

Kapitalist sistem doğal yaşam temellerini yok ediyor

Hareket ettirici gücü kâr olan kapitalist sistem, yalnızca emekçi insanların sömürüsüne değil, aynı zamanda doğal kaynakların sömürüsüne de dayanır.

En yüksek aşaması olan tekelci kapitalizm/emperyalizm koşullarında bu sömürü alanı olağanüstü ölçüde genişlemiş, boyutları devasa ölçülere ulaşmıştır. Bugün, bu açgözlü sömürünün yeryüzünün doğal dengesini bozduğu, insanlığın —hatta tüm canlıların— yaşam temellerini giderek daha fazla tehdit eden bir duruma yol açtığı bir evrede bulunuyoruz.

1960’lı yıllarda bazı burjuva bilim insanları “büyümenin sınırları”na dikkat çekmişti. Kapitalist dünya bu sınırlara çoktan ulaşmıştır. Doğal kaynakları yalnızca sömürü nesneleri olarak gören ve doğayla ilişkisini “doğa üzerinde egemenlik” olarak tanımlayan sistem ve düşünce tarzı, özellikle 2000’li yılların başından itibaren felaket niteliğindeki sonuçlarını giderek daha açık biçimde ortaya koymaktadır. Ay ay, mevsim mevsim yeni sıcaklık rekorları kırılmaktadır.

2000’li yılların başından bu yana, sanayi üretiminin, uluslararası ticaretin ve turizmin ciddi biçimde gerilediği korona yılı hariç olmak üzere, küresel ortalama sıcaklık her yıl bir önceki yıla göre daha yüksek olmuştur.

Dünyanın ortalama sıcaklığı sürekli olarak artmaktadır. Okyanuslarda sıcaklık yükselmekte, bu da yüzeyde buharlaşmanın artmasına yol açmaktadır. Kutuplardaki buzullar erimektedir. Kıtaların yüksek dağlarındaki buzullar da aynı şekilde erimektedir. Bunun sonucu olarak aşırı hava olayları giderek daha sık yaşanmaktadır.

Aşırı yağışlar, fırtınalar, toprak kaymaları vb. Daha önce hiç tayfun ya da hortum görülmeyen bölgelerde bunlar neredeyse olağan hale gelmektedir. Bir yanda seller, diğer yanda artan kuraklık ve çölleşme. Bunlar, hemen herkesin görebildiği ve hissedebildiği “iklim değişikliğinin” görüntüleridir. Ve bu “iklim değişikliği”, 19. yüzyılın başından itibaren ortaya çıkan üretim ve yaşam biçimiyle bağlantılı olması bakımından önceki dönemlerden farklıdır. Ancak bu üretim ve yaşam biçimi yalnızca iklim değişikliğine yol açmamaktadır.

Kapitalist egemenliğin dünya çapında başlamasından bu yana, yani yaklaşık 19. yüzyılın başından itibaren, Uluslararası Doğayı Koruma Birliği’nin (IUCN – International Union for Conservation of Nature) verilerine göre, yok olan türlerin sayısı doğal yok oluş hızının 1.000 ila 10.000 katına çıkmıştır. “İnsan kaynaklı tür kaybının, şimdiye kadar sanılandan çok daha kapsamlı olduğu” bildirilmektedir. [57]

Buna ek olarak, kıtalar arası turizmin aşırı artışı, bazı türlerin doğal yaşam alanlarından başka bölgelere taşınmasına yol açmaktadır. Bazı durumlarda bu, söz konusu türlerin yeni ortamlarda daha hızlı çoğalmasına ve yerli türleri baskılayarak ortadan kaldırmasına neden olabilmektedir.

Bu üretim ve yaşam tarzı aynı zamanda, farklı coğrafi bölgelerde ortaya çıkan salgın hastalıkların kısa sürede tüm dünyaya yayılmasına da yol açmaktadır. 1970’lerdeki AIDS salgını ve 2020’deki Covid-19 pandemisi, bir virüsün küresel ölçekte ne kadar hızlı yayılabileceğini göstermiştir.

Bu kapitalist üretim ve yaşam biçiminin doğal kaynakları ne denli sorumsuz ve yıkıcı biçimde kullandığına dair çarpıcı bir örnek, “Dünya Aşım Günü”dür. Bu gün, “Ecological Debt Day” (Ekolojik Borç Günü) olarak da adlandırılmaktadır.

Bu gün, yıl içinde tüketilen kaynakların, kendilerini yeniden üretme kapasitesini aştığı günü ifade eder. Bu tarihten sonraki her gün, uzun vadeli bir kaynak kaybına ve aşırı tüketime yol açar. “Dünya Aşım Günü” her yıl daha erken bir tarihe çekilmektedir.

1970’te ODD: 29 Aralık
1980’de: 4 Kasım
1990’da: 11 Ekim
2000’de: 23 Eylül
2010’da: 7 Ağustos
2020’de: 22 Ağustos (Korona yılı)
2023’te: 2 Ağustos
2024’te: 25 Temmuz
2025’te: 24 Temmuz [58]

Kapitalizm doğal kaynakları yok etmektedir.

Doğal kaynakların yerine üretilen birçok sentetik materyal de, doğa ve insan yaşamı üzerinde henüz yeterince araştırılmamış zararlar yaratmaktadır. Bunun en açık örneklerinden biri plastiktir.

Dünyayı adeta istila eden ve parçalanması yüzyıllar sürecek olan plastik atıklar, tüm deniz canlıları için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Kansere yol açabilen mikroplastik parçacıkları, artık hem insanların hem de hayvanların besin zincirinin bir parçası haline gelmiştir.

Her gün mikroplastiği yiyerek ve soluyarak vücudumuza alıyoruz. Mikroplastiğin insan beyninde birikmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkan ağır hasarlar artık bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

Kapitalist üretim ve yaşam tarzı, gereksiz ve zararlı atıklar yoluyla dünyayı devasa bir çöplüğe dönüştürmüştür.

Günümüzde insan yaşamı üzerindeki muhtemelen en büyük etki, sonuçları yukarıda da belirttiğimiz gibi artık felaket boyutlarına ulaşmış olan iklim değişikliğidir. Önceki doğal iklim değişimlerinin birkaç bin yılda bir meydana gelmesine karşılık, sanayi çağının başlamasından bu yana iklim değişikliği yalnızca iki yüzyıl içinde atmosfere salınan yüksek miktardaki sera gazları nedeniyle ortaya çıkmıştır. Fosil yakıtların kullanımı bu gazların en büyük kaynağıdır.

Bilim insanlarının büyük çoğunluğu, Dünya’nın ortalama sıcaklığının 1800 yılından bu yana endişe verici biçimde arttığını verilerle ortaya koymuştur. Bu artış durdurulmazsa, iklim değişikliği kontrol edilemez ve geri döndürülemez bir hâl alacaktır.

Bir dizi çevre örgütü raporlar yayımlamakta ve iklim zirveleri düzenlenmektedir. Kararlar alınmaktadır. Ancak bunlar kâğıt üzerinde kalmaktadır.

30 Kasım–12 Aralık 2023 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler’in 28. İklim Konferansı (COP 28) Dubai’de gerçekleştirildi. Bu zirve öncesinde çeşitli raporlar yayımlandı. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), “Emisyon Açığı Raporu”nda, Dünya’nın ortalama sıcaklığının sanayi öncesi döneme kıyasla 1,2 derece arttığını açıkladı. Paris Anlaşması’nın hedefi olan sıcaklık artışını en fazla 1,5 dereceyle sınırlamanın artık imkânsız olduğu; emisyonların azaltılmasına yönelik verilen taahhütlerin ise hayata geçirilmediği belirtildi.

Raporda, Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin emisyonları azaltmaya yönelik planlarını uygulamaları durumunda bile, Dünya’nın ortalama sıcaklığının 2100 yılına kadar 2,5 ila 2,9 derece artacağı tespit edildi. 2024 yılında Bakü’de yapılan COP 29’da da durum ve tehlikeler hakkında yine çokça konuşuldu, ancak bağlayıcı hiçbir karar alınmadı.

Bu bağlamda sık sık, sorumluluğun “insana” ait olduğu iddia edilmektedir. Böylece doğal kaynakların yok edilmesi, küresel ısınma vb. konulardaki suç ve sorumluluk her bir bireyin, her bir insanın üzerine eşit şekilde yüklenmektedir. Bu yaklaşım, asıl sorumluların gözden kaçmasına yol açmaktadır. Oysa dünyadaki en büyük emisyon üreticileri emperyalist büyük güçlerdir.

ABD tek başına küresel emisyonların yüzde 25’inden sorumludur. Avrupa Birliği ülkeleri yüzde 22 ile onu takip etmektedir. Çin yüzde 13, Rusya yüzde 6 ve Japonya yüzde 4 paya sahiptir. Bu kulübe katılmaya çalışan Hindistan ise yüzde 3 ile onları izlemektedir.

Oxfam’ın [59] Ekim 2025 tarihli “Climate Plunder” başlıklı broşürüne göre bireylerin sorumluluğu şu şekildedir: “Dünyanın en zengin yüzde 0,1’ine mensup bir kişi günde 800 kilogramdan fazla CO₂ salımına neden olmaktadır. … Buna karşılık, dünya nüfusunun daha yoksul yarısına mensup bir insan günde ortalama yalnızca 2 kilogram CO₂ salımı yapmaktadır. …

Yaklaşan dünya iklim konferansı COP30, küresel ısınmanın 1,5 °C ile sınırlandırılmasının kararlaştırıldığı Paris Anlaşması’nın onuncu yıl dönümünü işaret etmektedir. Bu on yıl içinde dünyanın en zengin yüzde 1’i, insanlığın daha yoksul yarısının tamamının tükettiğinden iki katından fazla CO₂ bütçesi tüketmiştir. Eğer herkes, dünyanın en zengin yüzde 0,1’i kadar CO₂ salımı yapsaydı, küresel CO₂ bütçesi üç haftadan kısa sürede tükenirdi. En zengin yüzde 0,1’in, kişi başına düşen ortalama emisyonlarını 2030’a kadar, 1,5 °C hedefiyle uyumlu bir seviyeye indirebilmek için yüzde 99 oranında azaltması gerekmektedir.

Her şeyden önce milyarderler, şirketlere yaptıkları yatırımlar yoluyla devasa miktarlarda CO₂ emisyonundan sorumludur: 308 milyarder, toplamda 118 ülkenin tamamından daha fazla emisyona neden olmaktadır. Ortalama olarak yalnızca yatırımları üzerinden yılda 1,9 milyon ton CO₂ salımı yapmaktadırlar – bu, ortalama bir insandan yaklaşık 346.000 kat fazladır. Üstelik yatırımlarının yaklaşık yüzde 60’ı petrol ve gaz gibi iklime zararlı sektörlere gitmektedir.

Bu rakamlar açıkça göstermektedir ki: İklim krizi bir eşitsizlik krizidir.

Süper zenginler gezegenimizi ateşe verirken, iklim krizine en az katkıda bulunan en yoksullar, daha bugün bu krizin sonuçlarından en ağır biçimde etkilenmektedir.” [60]

Emperyalistler, metinde somut biçimde ortaya koyduğumuz gibi, her yerde savaşları kışkırtmakta ve yürütmektedir. Bu savaşlar aynı zamanda en büyük iklim katilleridir. Bütün emperyalist dünya, üçüncü bir dünya savaşına hararetle hazırlanmaktadır. Böyle bir savaş, doğaya şimdiye kadar görülmemiş boyutlarda zarar verecektir. Üçüncü bir dünya savaşı, iklim çöküşünü önlemeye yönelik bugüne kadarki tüm önlemlerin, planların ve hedeflerin hükümsüz hale gelmesi anlamına gelir.

İklim değişikliğinin gerçek sorumluları

Bugün dünyaya felaketler getiren ve gelecekte çok daha fazlasına yol açacak olan iklim değişikliğinin sorumluları, en kısa sürede azami kâr elde etmeye odaklanan kapitalistlerdir. Doğanın ve insan emeğinin sömürülmesine dayanan kapitalist sistemdir.

Son dönemde bazı bilim insanları, Sanayi Devrimi ile başlayan dönemin, yeryüzü tarihindeki yeni bir jeokronolojik çağ olarak ele alınmasını önermektedir. Bu bilim insanları, bu dönemdeki belirleyici gelişmeler ve dönüşümlerle şekillenen bu yeni çağı “Antroposen” (İnsan Çağı) olarak adlandırmaktadır.

Bu adlandırmayla, dünyanın yaşanmaz bir gezegene dönüştürülmesinin suçu soyut bir “insan” kavramına yüklenmekte ve böylece sistem sorunu göz ardı edilmektedir.

Dünyayı yaşanabilir bir gezegen olarak korumak ve çevreyi muhafaza etmek için verilen mücadele, kapitalist sisteme karşı mücadelenin bir parçası olarak yürütülmelidir.

Doğal yaşamın temellerinin gerçek düşmanı kapitalizmdir. Elbette her insan, doğanın bir parçası olarak, doğal yaşam koşullarının korunması ve küresel ısınmanın engellenmesi için bireysel düzeyde elinden geleni yapabilir ve yapmalıdır: Örneğin kendi yaşam tarzını ve tüketim alışkanlıklarını sorgulamak ve değiştirmek gibi.

Ancak kapitalist sistem devrim yoluyla yıkılmadan, hiçbir şey köklü biçimde değişmeyecektir.

Gerçek bir iklim çözümü ancak devrimle mümkündür! Bunun dışındaki her şey bir yanılsamadır!

Trotz alledem Nr 93 vorderseite klein

Kimlik Politikası

2020–2025 zaman diliminde ideolojik düzlemde bir teori özellikle öne çıktı: “kimlik politikası” teorisi. Bu teori, Marksizmin sınıf toplumu ve sınıf mücadelesi gibi yanlış bir öncülden hareket ettiğini iddia eder. Marksizmin, modern toplumdaki diğer baskı biçimlerini ya hiç ele almadığını ya da bunlara karşı verilen mücadeleyi sınıf mücadelesine indirgediğini öne sürer.

Buna göre, çeşitli adaletsizliklerin ve baskı biçimlerinin ortadan kaldırılması ve bunlara karşı mücadele, başarılı bir proleter devrimden sonraki bir zamana ertelenmektedir. Ayrıca Marksizmin sözünü ettiği proletaryanın artık var olmadığı da iddia edilmektedir. Bu gerici teori, toplumun sınıflara değil kimliklere bölündüğünü ve her kimliğin kendi ayrı mücadelesini yürütmesi gerektiğini savunur. Böylece mücadelelerin birleşmesini ve ortak bir hedef etrafında toplanmasını imkânsız hale getirir; bu da kapitalizmin egemenliğinin belirsiz bir süre boyunca sürmesine hizmet eder.

Proletaryanın artık var olmadığı iddiası, dünya gerçekliğiyle hiçbir ilgisi olmayan burjuva teorisyenlerin uydurduğu bir masaldır. Dünya tarihinde hiçbir dönemde, bugün olduğu kadar çok sayıda insan yaşamını sürdürebilmek için emek gücünü ücret karşılığında satmak zorunda kalmamıştır. Dünya nüfusunun bu ezici çoğunluğunun karşısında ise, üretim araçlarına ve sermayeye sahip olan küçük bir azınlık bulunmaktadır. İşte dünyanın gerçekliği budur.

Kapitalist dünya iki ana sınıfa bölünmüştür: burjuvazi ve proletarya. Bu, bir sınıf toplumudur. Bu toplumda tüm farklı “kimlikler” aynı kapitalist sistem içinde yaşar. Farklı tüm “kimliklerden” insanlar, nesnel olarak aynı zamanda bir sınıf kimliğine de sahiptir.

Örneğin patriyarka altında ezilen bir kadın, eğer işçiyse, işçi sınıfının bir parçasıdır. Yine patriyarkal koşullar altında kadın olarak ezilen bir küçük burjuva kadın, küçük burjuvaziye aittir. Cinsel kimliği nedeniyle toplumsal olarak ayrımcılığa uğrayan bir LGBT+ birey de belirli bir sınıfın üyesidir. Fabrikada çalışan, emek gücünü ücret karşılığında satan bir LGBT+ kişi proletaryaya aittir. Buna karşılık, örneğin bir fabrikaya sahip olan ve ücretli emeği sömüren bir LGBT+ kişi kapitalist sınıfa dâhildir. Ulusal baskıya uğrayan bir kişi de yine belirli bir sınıfa mensuptur, vb.

Komünistler, her türlü baskıya ve her türlü ayrıcalığa karşı mücadele ederler. Bu toplumda baskı altında olan her kimliğin hakları için mücadele ederler. Bu mücadelelerin devrim sonrasına ertelendiğini iddia etmek bir yalandır. Fark şuradadır: Komünistler, baskı altındaki kimliklerin hakları için verilen mücadeleleri, sınıf mücadelesinden kopuk ve ayrı mücadeleler olarak değil; sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçası, yani sosyalist ve komünist bir toplum mücadelesinin parçası olarak ele alırlar.

Tüm “kimlikler” için gerçek özgürlüğün ve eşitliğin yolu, burjuvazinin iktidarını yıkan, proletaryanın önderliğinde gerçekleşecek devrimden geçer.

İnsanlığın geleceği: “Yapay zekâ” yoluyla kölelik mi?

2020–2025 zaman diliminde dünya genelindeki en önemli teknolojik gelişme, “yapay zekâ” (YZ) alanında yaşandı. Bu alandaki gelişme hızı nefes kesicidir. 30 Kasım 2022: OpenAI, ChatGPT’yi kamuoyuna tanıttı. Sohbet botu GPT-3.5 dil modeline dayanıyordu. Tepki olağanüstüydü: Sadece birkaç gün içinde bir milyondan fazla insan bu yapay zekâyı kullanmaya başladı. 1 Şubat 2023: ChatGPT, yalnızca iki ay içinde 100 milyondan fazla kullanıcıya ulaştı. Böylece tüm zamanların en hızlı büyüyen internet uygulaması olarak kabul edildi. OpenAI, ek özellikler sunan ücretli abonelik modeli ChatGPT Plus’ı devreye soktu.

14 Mart 2023: OpenAI, metinlerin yanı sıra görüntüleri de işleyebilen çok modlu bir model olan GPT-4’ü tanıttı.

Eylül 2023: Görüntü üreticisi DALL-E 3, ChatGPT’ye entegre edildi. Kullanıcılar artık doğrudan sohbet içinde görsel üretebilir hale geldi.

10 Ocak 2024: OpenAI, GPT Store’u başlattı. Kullanıcılar, programlama bilgisi olmadan, kendi bireysel ihtiyaçlarına göre GPT’ler oluşturabilir hale geldi.

13 Mayıs 2024:GPT-4o yayımlandı. Bu model, metin, görüntü ve ses yoluyla gerçek zamanlı etkileşimi ilk kez mümkün kıldı. Ayrıca OpenAI, Mac için ChatGPT masaüstü uygulamasını yayımladı.

Ekim 2024: Windows cihazlar için resmi ChatGPT uygulaması yayımlandı.

27 Şubat 2025: OpenAI, daha yüksek hız ve bağlamsal öğrenme yeteneğine sahip optimize edilmiş bir sürüm olan GPT-4.5’i tanıttı.

14 Nisan 2025:GPT-4.1, bir milyon token’a kadar genişletilmiş bağlam penceresiyle yayımlandı. OpenAI, farklı performans gereksinimlerine yanıt verebilmek için modeli Mini, Nano ve Standart olmak üzere farklı sürümlere ayırdı.” [61]

OpenAI tarafından geliştirilen (tüm kullanıcılara ücretsiz olarak sunulan internet platformu) ChatGPT ve benzeri diğer yapay zekâ programları “önceden eğitilmiş” yazılımlardır. İnternette mevcut olan tüm bilgilere erişebilme ve bunlara dayanarak metinler yazma ya da görseller oluşturma yeteneğine sahiptirler. Bu, bugüne kadar geliştirilmiş en ileri yapay zekâ makinesidir.

Başlangıçta bu teknoloji, yalnızca dijital bilgileri depolayan “bilgisayarın” daha gelişmiş bir versiyonuydu. ChatGPT, insanlar tarafından yaratılmış tüm araçlar gibi, doğru kullanıldığında insanların yaşamını kolaylaştırabilir. Ancak kötüye kullanıldığında büyük tehlikeler de barındırır.

İnternetteki bilgiler yalnızca ansiklopedik bilgi birikimlerinden ibaret değildir; aynı zamanda her çevrimiçi alışverişte, her telefon görüşmesinde ve atılan her adımda kaydedilen insanların kişisel verilerini de içerir. ChatGPT gibi bir makine bu özel bilgilere erişim sağlayabilir. Böyle bir makineyi ya da yazılımı kontrol eden kişi veya güç, isterse gerçekliği manipüle edebilir ve insanların kişisel verileri üzerindeki denetim yoluyla onları belirli bir yöne sevk edebilir.

Gerçek putları para ve kâr olan kapitalist bir sistemde, gelişme bu yönde ilerleyecektir. “Yapay zekâ” alanındaki çeşitli tekeller ve onların arkasındaki devletler, “yapay gerçeklik” tekelinin kontrolü için şimdiden kıyasıya bir mücadele içindedir.

Burjuva medyasında sık sık gelecek senaryoları çizilmekte ve yapay zekânın insanlığın denetiminden çıkıp dünyadaki iktidarı ele geçireceği tehlikesi dillendirilmektedir. Bu senaryolarda, yapay bir süper beyin tarafından yönlendirilen akıllı robotların, insanlığın toplam bilgisini temel alarak kendilerini sürekli geliştirecekleri ve sonunda insanları köleleştirecekleri ileri sürülür. Film endüstrisi bu tema üzerine onlarca gişe filmi üretmiştir.

Yapay zekâ sektöründe çalışan bazı mühendisler, teknisyenler ve bilim insanları, henüz öngörülemeyen olası tehlikeler karşısında bu teknolojinin geliştirilmesine ara verilmesini talep etmişlerdir. [62]

Ancak insanlık için asıl tehlike “yapay zekânın” kendisi değil, onu sahiplenen ve kullanan kapitalist sistemdir.

Bu teknolojiyi insanlığın yararına kullanmanın yolu, proleter bir devrim aracılığıyla, işçi sınıfı devletininyüksek teknoloji tekellerini kamulaştırması ve devletleştirmesinden geçer.

Komünizme revizyonizm kadar zarar veren başka hiçbir şey olmamıştır

Revizyonizm, sosyalizmden uzaklaşmada ve proleter ve halk devrimlerinin ilk dalgasının geçici yenilgisinde kilit bir rol oynayan ideolojik akımdır. Burjuvaziye, bu yenilgiyi “komünizmin yenilgisi” olarak propaganda etme ve sosyalizmin/komünizmin işçi sınıfı içindeki prestijini zayıflatma olanağını sunmuştur. Revizyonizmin tehlikeliliği, çoğu zaman Marksizm adına, bazen de Marksizm-Leninizm adına konuşabilme yeteneğinden kaynaklanır. Bu nedenle kendisini sol/ilerici/devrimci/sosyalist hareketler içinde bu şekilde konumlandırabilir.

Revizyonizm, Marksizmin tarihinde farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Komünist partileri ve işçi sınıfı tarafından yönetilen tüm hükümetleri içten içe çürütmüş ve yıkıma sürüklemiştir. Günümüzde revizyonizmin yıkabileceği bir proleter devlet iktidarı artık mevcut değildir.

Ancak var olan ve ortaya çıkan devrimci-demokratik-sosyalist-komünist örgütler ve hareketler vardır. Bu yapılarda revizyonizm ve reformizm yayılabilir ve onları burjuvazinin gerici bir can simidine dönüştürebilir.

Uluslararası düzeyde revizyonizm, kapitalist dünyanın günümüzde iki emperyalist kampa bölünmesi bağlamında şu şekilde ortaya çıkmaktadır: Çin ve Rusya etrafında şekillenen kampı, zenginlere karşı yoksulların kampı olarak değerlendirmekte ve onu Küresel Güney’in kampı, Küresel Batı’ya karşı bir kamp olarak sunulmaktadır.

Günümüzde egemen olan revizyonizm, Çin’in sosyal-emperyalist bir büyük güç ve Rusya’nın emperyalist bir büyük güç olarak nitelendirilmesini kesin bir dille reddeder. Rusya ve Çin, her durumda sözde “anti-emperyalist mücadelede” müttefik olarak değerlendirilir.

Bugünkü revizyonist akım içinde, geçmişte Rus sosyal-emperyalizmini gerçekten var olan sosyalizmolarak tanımlayan ve Mao dönemindeki Kültür Devrimi sırasında Çin’i feodal faşist bir diktatörlük olarak niteleyenler baskın konumdadır.

Bugün ise sosyal-emperyalist Çin’i aklayıcı bir biçimde, “sosyalizmi hedefleyen ve bu yöne doğru ilerleyen bir güç” olarak ve dünya devriminin bir gücü şeklinde tanımlamaktadırlar. Bu revizyonistlere karşı ideolojik mücadele, günümüzde en önemli görevlerden biridir.

IV. Emperyalist koşullara karşı mücadeleler ve perspektifler

Uluslararası düzeyde işçi hareketinin ve çeşitli kitle hareketlerinin durumu ve görevleri

2020–2025 döneminde Ekvador, Şili, Lübnan, Irak, İran vb. ülkeler dâhil olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde, işçi sınıfının ve toplumun farklı ezilen kesimlerinin, halk hareketlerinin emperyalizme ve onun işbirlikçilerine karşı kitle hareketleri gelişti.

Korona pandemisinden önce yükseliş eğilimi gösteren kitlesel eylemler, pandemi sürecinde büyük ölçüde durduruldu ya da geriledi. Buna rağmen tamamen kesintiye uğramadı. Örneğin Korona döneminde Sri Lanka ve Kolombiya’da halk ayaklanmaları gelişti. Avrupa’da ise pandemi sırasında esas olarak sokaklarda Korona inkârcıları vardı. Bunlar, kitle hareketi niteliğine ulaşamayan, gerici eylemlerdi.

2021’in ortalarından itibaren, kitle mücadeleleri açısından dünya yavaş yavaş “normal” duruma geri döndü. Dünyanın dört bir yanında işçi sınıfı, pandemi sürecinde düşürülen reel ücretleri yeniden yükseltmek ve kaybedilen bazı hakları geri kazanmak için çeşitli grevlere ve direniş eylemlerine katıldı.

Genel olarak, farklı ülkelerde işçi sınıfının sınıf mücadelesi 2024 sonuna kadar esas olarak kapitalist sistemin sınırları içinde kaldı ve büyük ölçüde savunmacı ve ekonomik taleplerle sınırlı oldu.

Ukrayna’ya silah ihracatını engellemek isteyen liman işçilerinin kısa süreli siyasi grevleri bu açıdan bir istisna oluşturdu. Bunun dışında işçi sınıfının sınıf mücadelesi büyük ölçüde doğrudan ekonomik sınıf talepleri çerçevesiyle sınırlı kaldı. Örneğin iklim eylemleri çoğunlukla işçi sınıfının doğrudan sınıf mücadelesinin dışında görülüyordu; iklim hareketi ile işçi hareketinin birleşmesi ise yalnızca çok sınırlı ölçüde, örneğin sendikal solun iklim eylemlerine yaptığı çağrılar biçiminde gerçekleşti.

Komünist örgütlenmenin işçi sınıfı içindeki düzeyinin tarihsel olarak son derece düşük olduğu ve işçilerin örgütlülük oranının, en iyi ihtimalle reformist sendikalarda bile, oldukça zayıf bulunduğu bir ortamda bunun başka türlü olması da mümkün değildi.

İşçi sınıfı içindeki olağanüstü derecede zayıf komünist etkinlik, işçi sınıfının sınıf mücadelesinin yalnızca doğrudan ekonomik taleplerle sınırlı kalmasına ve demokratik haklar ile özgürlükler için verilen diğer mücadelelerin ayrı, bağımsız hareketler olarak kalmasına yol açmaktadır.

Komünist bir önderlik olmadan bu hareketler – en kitlesel ve en militan olanlar dâhil – burjuva ya da küçük-burjuva bir önderlik altında, sisteme uyumlu reform talepleriyle sınırlı kalma eğilimi gösterir.

2025 yılında işçi hareketi açısından önemli bir gelişmeye tanık olduk. Dünyanın her yerinde, İsrail’in Filistin’de yürüttüğü soykırımcı savaş politikasına karşı protestolar ve Filistin halkıyla dayanışma eylemleri kitle hareketlerinin odağına yerleşti.

Filistin halkıyla dayanışma eylemleri, birçok ülkede işçi hareketinin gelişiminde de önemli bir rol oynadı.

İtalya, İspanya, Fransa, İngiltere, Yunanistan, Malta, Kıbrıs gibi birçok ülkede sol sendikalar dayanışma eylemlerine katılım çağrısı yaptı. İtalya ve İspanya’da genel grev çağrıları yapıldı. Yine İtalya, İspanya ve Yunanistan’da liman işçileri İsrail’e giden ve İsrail’den gelen gemileri yüklemeyi ve boşaltmayı reddetti. [63]

Birçok ülkede işçiler, işyerlerinde gerçekleştirdikleri eylemlerle Sumud Filoları ile dayanışma gösterdiler. Gerek bu siyasi eylemler gerekse işçilerin giderek ilerleyen faşizme karşı gerçekleştirdikleri eylemler, işçi hareketinin salt ekonomik talepler ve mücadelelerin dar çerçevesinin ötesine geçebilecek büyük bir potansiyele sahip olduğunu göstermektedir.

İklim Hareketi – Kadın Hareketleri – AntiRA–AntiFA Hareketleri – Halk Ayaklanmaları –Dayanışma Hareketleri

Genç iklim aktivistlerinin öncülüğünde gelişen “Fridays for Future” (FFF) eylemleri, en güçlü dönemlerinde çoğu okul çağındaki gençlerden oluşan milyonlarca kişiyi, 100’den fazla ülkede eş zamanlı olarak harekete geçirmeyi ve birleştirmeyi başardı.

Bu “Fridays for Future” eylemlerinde “İklim değişikliği yetmez / sistem değişikliği gerekli” sloganı çok sık kullanıldı.

Ancak burada kastedilen sistem değişikliği, kapitalist sistemin yerine sosyalizmin gerekliliğine değil; kapitalist sistem sınırları içinde “doğru bir iklim politikasının” hayata geçirilmesi ihtiyacına işaret ediyordu.

Günümüzde FFF hareketi dünya genelinde ciddi ölçüde güç kaybetmiş durumdadır.

FFF hareketinin diğer meseleler ve mücadelelere dair konumlanışı, hareket içinde bir bölünmeye yol açtı. FFF hareketinin bir kesimi, dünyada iklim adaletinin yalıtılmış bir iklim mücadelesiyle sağlanamayacağını; iklim aktivistlerinin adalet için diğer alanlarda da tavır alması ve mücadele etmesi gerektiğini açıkça görüp savunmaktadır. Diğer kesim ise FFF hareketinin yalnızca iklim mücadelesiyle sınırlandırılmasınısavunmaktadır.

Gazze ile dayanışma eylemleri konusunda bu bölünme açık biçimde ortaya çıkmıştır. FFF’nin bir bölümü –bu hareketin sembol ismi Greta Thunberg’den başlayarak– Filistin halkıyla dayanışma içinde olup İsrail’in soykırımcı savaşına karşı aktif biçimde mücadele ederken, diğer bir bölüm ya geri planda kalmakta ya da Filistin halkıyla dayanışma tutumunu açıkça eleştirmektedir.

Greta Thunberg etrafında şekillenen hareket kanadının daha da sola yönelmesi mümkündür. [64]

2020–2025 döneminde iklim hareketi içinde, barışçıl kitlesel iklim grevlerini ve gösterilerini yetersiz bulan “Last Generation” ya da “Extinction Rebellion” (XR) gibi gruplar, militan eylemleriyle dikkat çekti.

Her ne kadar havaalanı pistlerine kendini yapıştırma ya da ulaşım düğüm noktalarını bloke etme gibi eylemler militan nitelikte olsa da, bu grupların somut talepleri de nihayetinde reform taleplerinin ötesine geçmemiştir.

Bazı “demokratik” ülkelerde burjuvazi, devrimci potansiyel taşıyan bu tür reformist hareketleri fark etmiş ve onları “terörist” kategorisine sokarak yasaklamaya çalışmıştır.

İklim değişikliğinin olumsuz sonuçları gelecekte çok daha görünür hâle gelecektir. Buna bağlı olarak bu hareketin gelişmesi, kitleselleşmesi ve daha militan bir karakter kazanması; ayrıca bu hareketin içinde devrimci grupların ortaya çıkması mümkündür.

Burada komünistlerin görevi, bu hareketin içinde aktif biçimde mücadele ederek, komünist fikirleri bu hareketin içine taşımaktır.

2020–2025 dönemi boyunca kadın hareketi de dünya genelinde en canlı ve en kapsayıcı protesto hareketlerinden biri olmuştur. Çok sayıda ülkede erkek şiddetine, kadınlara yönelik cinsel saldırılara ve femisitlere karşı yoğun ve kitlesel eylemler gelişmiştir.

Başlangıcını eğlence sektöründe alan “Me Too” hareketi, kısa sürede kadın hakları için verilen küresel bir harekete dönüşmüştür.

İran’da, Mahsa Amini’nin katledilmesiyle başlayan ve mollalar rejiminin kadınlara yönelik şiddetine karşı gelişen protestolar, dünya çapında milyonlarca insanı birleştiren bir harekete dönüştü:
“Jin Jiyan Azadî” – “Kadın Yaşam Özgürlük”.

Bu hareket, İran’da büyük şehirlerde ve Doğu Kürdistan’da, mollalar rejimine karşı bir halk ayaklanmasına evrildi. Bu ayaklanmanın temel gücünü şehirli genç kadınlar oluşturuyordu. Bu umut verici direniş, mollalar rejimi tarafından vahşi-faşist bir terörle bastırılmış olsa da, ayaklananların mücadele ruhu ve demokrasi iradesi yaşamaya devam etmektedir.

Ancak “Jin Jiyan Azadî” hareketi de, diğer kitle hareketleri gibi, egemen feodal-İslamcı kapitalist sistemi bütünlüklü olarak sorgulamamıştır. Komünistlerin görevi, kadın hareketini sınıf hareketiyle birleştirmektir.

Bu iki hareketin, diğer demokratik hareketlerle birlikte, sosyalizm mücadelesinin bir parçası olarak şekillendirilmesi gerekmektedir. Buradaki görev, bu hareket içindeki devrimci unsurları kazanmak ve komünist kadınların önderliğinde bir komünist kadın hareketi yaratmaktır. Bu görev kuşkusuz çok zordur. Ancak bu başarı sağlanmadan, kadın hareketi kapitalist sistem sınırları içinde kalan burjuva bir kadın hareketiolarak kalacaktır.

İncelenen dönemde gelişen kitle hareketleri içinde, özellikle ABD’de siyah insanlara yönelik ırkçılığa karşı gelişen ırkçılık karşıtı hareket de önemli bir rol oynamıştır. ABD’de ırkçı polis şiddetine ve Siyahların katledilmesine karşı bir kitlesel protesto olarak ortaya çıkan “Black Lives Matter” (Siyahların Hayatı Değerlidir) hareketi, kısa sürede dünya çapında yayılmıştır.

Ancak bu hareket içinde de, ırkçılık ile kapitalizm arasındaki bağı ortaya koyanlar, milyonları harekete geçiren bu geniş hareketin içinde yalnızca küçük bir azınlık olarak kalmıştır. Görev, bu azınlığı güçlendirmek ve çoğunluk haline getirmektir!

Dünyanın her yerinde faşizmin güçlenmesiyle birlikte, bu gelişmeye karşı mücadele de büyümektedir. Milyonlarca insan faşizme, faşist partilere karşı sokaklara çıkmaktadır. Diğer burjuva partiler, antifasist eylemlerde kendilerini anti-faşist mücadeleciler olarak sunmakta ve bu kitle hareketini kendi iktidar mücadeleleri için araçsallaştırmaya çalışmaktadır. Ne yazık ki bunda belli ölçüde başarılı da olmaktadırlar.

Ancak faşizme karşı mücadele içinde, faşizm ile kapitalizm arasındaki bağı daha net gören radikal bir antifa hareketi de gelişmektedir. Bu hareket, burjuvazi tarafından terörist olarak yaftalanmakta ve sert biçimde bastırılmaktadır.

Faşizme ve faşist partilere karşı yürütülen kitle hareketi içindeki biz komünistlerin görevi, kendilerini anti-faşist gibi pazarlayan burjuva partileri teşhir etmek, gerçek antifasist mücadelenin kapitalist sisteme karşı bir mücadeleolarak yürütülmesi gerektiğini göstermektir.

Komünist önderliğin yokluğunda, ulusal kurtuluş hareketleri, halk ayaklanmaları ve hatta başarılı siyasal iktidar değişimleri bile, kapitalist sistemin sınırları içinde kalan hareketlere dönüşmektedir.

Bu tür hareketler, dünyada –örneğin Ukrayna’da, Orta Doğu’da, Mağrip’te, Afrika’da ve birçok ülkede gördüğümüz gibi– çoğu zaman emperyalist büyük güçler ve bölgesel güçler tarafından, dünyanın yeniden paylaşımı mücadelesinde birer araç olarak kullanılmakta ya da bu yönde dönüşmektedir.

Ortadoğu’daki en gelişmiş ulusal hareketlerden biri olan, PKK önderliğindeki Kürt hareketinde son bir yıldır yeni bir gelişmeye tanık oluyoruz. 25 yılı aşkın süredir cezaevinde tutulan kurucu ve önder Abdullah Öcalan’ın çağrısı temelinde PKK, Mayıs 2025’te gerçekleştirilen 12. Parti Kongresi’nde kendi örgütsel fesihini ve silahlı mücadelenin sona erdirilmesini kararlaştırdı.

Örneğin, feshedilmiş ancak henüz silahsızlandırılmamış PKK’nin liderleriyle; PKK’nin silahsızlandırılmasının nasıl tamamlanabileceği, eski PKK savaşçılarının yasal siyasete entegrasyonu için hangi yasal değişikliklerin gerekli olduğu, Abdullah Öcalan’ın tutukluluk koşullarının nasıl değiştirilebileceği ve Rojava’daki PYD/YPG’nin yürütülmekte olan yeni “barış sürecine” nasıl dâhil edilebileceği gibi konularda yapılacak müzakereler vb.

Bu yeni “barış sürecinde”, Türk devleti ile PKK’nin – özellikle de Abdullah Öcalan’ın – önceki süreçlerle karşılaştırıldığında, çok daha hazırlıklı ve savaşın sona erdirilmesi konusunda daha ciddi bir tutum içinde oldukları görülmektedir. Her iki tarafta da hâlâ güvensizlikler ve dirençler mevcuttur. Ancak ilk kez, Kuzey Kürdistan/Türkiye’de Türk devleti ile PKK arasındaki savaşın sona erdirilme olasılığı, barış sürecinin yeniden savaşın alevlenmesiyle sonuçlanma olasılığından daha yüksek görünmektedir.

Türkiye sınırındaki Kürt bölgelerinde PYD/YPG’nin fiilî olarak yarı-devlet niteliğinde bir varlık oluşturduğu ve bunu terk etmek istemediği, ayrıca İsrail ve ABD tarafından desteklendiği Suriye’deki gelişmeler de, Türk devleti ile PKK arasındaki barış sürecinin bundan sonraki seyrinde önemli bir rol oynayacaktır.

2024’ün sonunda Suriye’de, İslamcılar tarafından yönetilen silahlı bir ayaklanmaya tanık olduk; bu ayaklanma, elli yılı aşkın süredir iktidarda olan faşist Esad rejiminin devrilmesine yol açtı.

Suriye’deki yeni yöneticiler Esad rejimine karşı savaşmış olsalar da, kapitalizme karşı savaşmamışlardır. Gelecekteki Suriye’nin nasıl şekilleneceği henüz belli değildir: Suriye devletinin toprak bütünlüğünü koruyan merkezi bir devlet olarak mı varlığını sürdüreceği; konfederal ya da federal bir devletin mi ortaya çıkacağı; İslamcıların iktidarı paylaşıp paylaşmayacağı ve eğer paylaşacaklarsa bunu nasıl yapacakları gibi sorular henüz yanıtlanmamıştır.

Ancak nasıl olursa olsun, mevcut koşullar altında yeni Suriye emperyalist sistemin bir parçası olarak kalacaktır. Bu da şaşırtıcı değildir. Çünkü bir ülkeyi kapitalist-emperyalist sistemden koparabilecek olan yalnızca proletaryanın önderliğinde gerçekleşecek bir devrimdir.

Buna rağmen hiçbir şey boşa gitmiş değildir. Suriye halkları, faşist Esad rejimine karşı verilen mücadelelerde birçok deneyim edinmiştir. Bu deneyimler, gelecekteki mücadelelerde büyük ölçüde yararlı olacaktır.

Kapitalist sistemin adaletsizliğinin açıkça görünür hâle geldiği ve sömürü ile asalaklığın boyutlarının akıl almaz düzeylere ulaştığı günümüz dünyasında, işçilerin, ezilenlerin ve hor görülenlerin –“yeryüzünün lanetlilerinin”– mücadeleleri, durumun gerektirdiği düzey ve yoğunlukta değildir. Daha da önemlisi, bu mücadeleler parçalıdır. Ancak bu mücadeleler vardır ve gelişmeye devam edeceklerdir.

Temel sorun, tüm bu mücadelelerde güçlü Komünist Partiler tarafından sağlanan komünist önderliğin eksikliğidir.

Bu nedenle, her yerde komünistlerin temel görevi bu önderliği yaratmak ve komünist partinin inşasını merkeze koymaktır.

Ya sosyalizm ya da barbarlık içinde yok oluş!

Bugün dünyada bir milyardan fazla insan açlık sınırında ya da onun altında yaşamaktadır. Eşi benzeri görülmemiş bir ölçekte bir zenginlik ve üretkenlik birikimi vardır. Bu zenginlikler, dünyadaki tüm insanlara –hatta daha fazlasına– rahat bir yaşam sağlamaya yetecek düzeydedir. Buna rağmen her yıl milyonlarca çocuk açlıktan ölmektedir.

Bu nasıl mümkün olabiliyor? Oxfam tarafından 2024 yılında yayımlanan bir rapor, bunun nasıl mümkün olduğunu ortaya koymaktadır. Rapora göre, dünyanın en zengin beş erkeği 2020 yılından bu yana servetlerini 405 milyar ABD dolarından 869 milyar ABD dolarına çıkararak iki kattan fazla artırmıştır.

Bugün tüm milyarderler bir arada düşünüldüğünde, 2020 yılına kıyasla 3,3 trilyon ABD doları (%34) daha zengindir.

İnsanlığın en yoksul yüzde 60’ını oluşturan yaklaşık beş (4,77) milyar insan ise 2020’den bu yana toplamda 20 milyar ABD doları tutarında servet kaybetmiştir.

2023 yılında şirketler akıl almaz düzeyde kârlar biriktirdi. Dünyanın en büyük 148 şirketi, Haziran 2023’e kadar olan on iki aylık dönemde toplam 1,8 trilyon ABD doları kâr elde etti. Bu, 2018–2021 dönemindeki ortalama net kârlara kıyasla %52,5’lik bir artışa karşılık gelmektedir.

Bu şirketlerin aşırı kârları — 2018-2021 ortalamasını %20’den fazla aşan kârlar olarak tanımlanan — yaklaşık 700 milyar ABD dolarına yükselmiştir.

Hisse senedi sahipliği öncelikle dünyanın en zengin insanlarının yararınadır. Dünya genelindeki en zengin yüzde 1, toplam finansal varlıkların yüzde 43’üne sahiptir.

Buna karşılık, 2023 yılında Dünya Bankası’nın genişletilmiş tanımına göre yaklaşık 3,6 milyar insan yoksulluk içinde yaşamaktaydı; yani günde 6,85 ABD dolarından daha az bir gelirle geçinmek zorundaydı. Üç milyar insanın temel sağlık hizmetlerine erişimi yoktur ve tüm çalışanların dörtte üçü sosyal güvenceye sahip değildir. [65]

Şu anda dünyada 30’dan fazla savaşın sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Aynı zamanda küresel askerî harcamalar 2024 yılında %9,4 artarak 2.710 milyar ABD dolarına yükselmiştir. Bu, Soğuk Savaş’ın [66] sona ermesinden bu yana kaydedilen en büyük yıllık artıştır. Eğilim artmaya devam etmektedir!

Biz, egemen güçler tarafından adım adım kapsamlı bir savaşa sürüklenen bir dünyada yaşıyoruz.

Yaklaşık 100 milyon insanın, savaştan, açlıktan, hastalıklardan ve iklim felaketlerinin sonuçlarından kaçmak için göç etmek zorunda kaldığı bir dünyada yaşıyoruz.

Kadınların ikinci sınıf insan olarak görüldüğü bir dünyada yaşıyoruz. Irkçılığın her türünün yaygın olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Faşizmin dünyanın birçok ülkesinde iktidarda olduğu bir dünyada yaşıyoruz.

Doğal dengenin bozulduğu, doğal kaynakların her gün büyük ölçekte tahrip edildiği bir dünyada yaşıyoruz.

Egemenler tarafından göz göre göre barbarlığa sürüklenen, yok oluşa doğru itilen bir dünyada yaşıyoruz.

Bu durumun nedeni, egemen üretim ve yaşam biçimidir!

Kapitalizm! Kapitalist-emperyalist sistem!

Çözüm: Kapitalist sistemin yıkılmasıdır.

Çözüm: Proletaryanın önderliğinde gerçekleşecek devrimlerdir.

Çözüm: Sosyalizmdir!

Çözüm, uygulanması zor olsa da, basittir:

Çözüm komünizmdir!

Haydi bunun için birlikte mücadele edelim!

Kasım 2025

Französisch kämpfen ist angesagt

1 2025 yılında da bu durumda hiçbir değişiklik olmamıştır. Dünya ekonomisi, kriz döngüsü içindeki depresyon aşamasından hâlâ çıkabilmiş değildir.

2 Rakamlar Kiel Konjonktür Raporu No: 126 (2025/3. Çeyrek), s. 10’dan alınmıştır.

3 Büyüme tahminlerine ilişkin veriler IMF’ye dayanmaktadır (infografik.io/bip-wachstumsprognosen-fur-die-wichtigsten-volkswirtschaften-2024-2025/).

4 Veriler, Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü tarafından yayımlanan Kieler Konjunktur Bericht, Nr. 127 (2025|Q3), s. 5, Tablo 3’ten alınmıştır.

5 Çin biryükselen piyasa ülkesideğil,emperyalist bir büyük güçtür.

6 Kiel Konjonktür Raporları No. 116 (2024/3. Çeyrek), s. 10, Tablo 1

7 Veriler, Statista’nın “Ranking der 20 Länder mit dem größten Anteil am weltweiten Bruttoinlandsprodukt (2024)” başlıklı çalışmasından alınmıştır.

8 SYH (cari fiyatlarla), Satın Alma Gücü Paritesi (SAGP); milyar uluslararası dolar cinsinden. Kaynak: IMF (Uluslararası Para Fonu) Data Mapper, Ekim 2025 itibarıyla.

9 infografik.io — Rangliste Staatsverschuldung nach Ländern in fortgeschrittenen Volkswirtschaften.

10 “Liste der Länder nach Staatsschuldenquote” adlı sayfa (Vikipedi — özgür ansiklopedi) temel alınmıştır: https://de.wikipedia.org/wiki/Liste_der_L%C3%A4nder_nach_Staatsschuldenquote

11 Veriler, Statista’nın “Türkiye’nin devlet borcunun gayri safi yurt içi hasılaya (GSYH) oranı” başlıklı çalışmasından alınmıştır (https://de.statista.com/statistik/daten/studie/216170/umfrage/staatsverschuldung-der-tuerkei-in-relation-zum-bruttoinlandsprodukt-bip/

12 Bankalar / sigorta şirketleri / borsa aracıları / kredi verenler / devlet tahvili alıcıları,
kısacasıtüm finansal kurumlar.

13 Veriler, Statista’nın “Dünyanın en önemli ihracatçı ülkelerinin dış ticaret içindeki payı” adlı çalışmasından alınmıştır (de.statista.com/statistik/daten/studie/2879/umfrage/anteil-der-wichtigsten-exportnationen-am-weltweiten-aussenhandel/).

14 Veriler, „Globale Umbrüche: Chinas und Japans Rückzug aus US-Anleihen“ başlıklı Kapitalcheck.de analizinden alınmıştır (https://kapitalcheck.de/2025/06/06/globale-umbrueche-chinas-und-japans-rueckzug-aus-us-anleihen/

15 Veriler, Statista’nın “Ülkelere göre en yüksek savunma harcamaları” başlıklı çalışmasından alınmıştır (de.statista.com/statistik/daten/studie/157935/umfrage/laender-mit-den-hoechsten-militaerausgaben/).

16 Quelle: SIPRI-Bericht 2024 (military expenditure database), Stand April 2025.

17 Veriler, Statista’nın “Dünya genelindeki nükleer savaş başlıklarının sayısı” adlı çalışmasından alınmıştır (de.statista.com/statistik/daten/studie/36401/umfrage/anzahl-der-atomsprengkoepfe-weltweit/).

18 Veriler “Ülkelerin döviz rezervlerine göre listesi” başlıklı Vikipedi sayfasından alınmıştır (Liste der Länder nach Devisenreserven). Ayrıca kullanılan tablo: “Uluslararası yaygın rezerv para birimleri (yüzde cinsinden)” (4. çeyrek verileri).

19 https://www.ndb.int/projects/

20 https://www.aiib.org/en/projects/summary/index.html

21 https://de.wikipedia.org/wiki/BRICS

22 Günümüz Ukraynalı faşistlerinin gururla atıfta bulundukları Bandera hakkında bir Wikipedia maddesinde şöyle denmektedir:
“Stepan Andrijovyç Bandera (Ukraynaca Степан Андрійович Бандера, bilimsel transliterasyon: Stepan Andrijovyč Bandera; *01.01.1909, Staryy Uhryniw, Galiçya, Avusturya-Macaristan; †15.10.1959, Münih) milliyetçi bir Ukraynalı siyasetçi ve 1929’da kurulan ‘Ukrayna Milliyetçileri Örgütü’nün (OUN) OUN-B kanadının lideriydi.

Bandera, 1934 yılında Polonya İçişleri Bakanı Bronisław Pieracki’nin öldürülmesi nedeniyle Polonya’da mahkûm edildi, ancak İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra serbest bırakıldı. Başlangıçta Alman Wehrmacht’ı ile iş birliği yaptı ve Wehrmacht’ın Lviv’e (Lemberg) girmesinden sonra OUN-B milisleri kısmen polis yetkisini üstlendi. Yahudi nüfusa karşı gerçekleştirilen pogromlara önemli ölçüde katkıda bulundular ve aralarında tutuklamalar ile toplu infazların da olduğu eylemleri hazırladılar.

OUN’un diğer üyeleri bağımsız bir devlet ilan ettikten ve Bandera bu ilanı geri almayı reddettikten sonra, Gestapo Bandera’yı Temmuz 1941’den Eylül 1944’e kadar Sachsenhausen Toplama Kampı’nda, daha iyi tutukluluk koşullarına sahip bir ‘onur tutuklusu’ olarak hapsetti. Bu sırada çok sayıda taraftarı tutuklandı, toplama kamplarına gönderildi ya da SS tarafından kurşuna dizildi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Bandera Almanya’ya geri kaçtı ve Sovyetler Birliği’nde gıyabında idama mahkûm edildi. 1959 yılında Münih’te bir KGB ajanı tarafından öldürüldü. Bandera etrafında bir kişi kültü oluşturulmaktadır. Bazı tarihçiler tarafından faşizme mensup sayılmaktadır.”

Kaynak: https://de.wikipedia.org/wiki/Stepan_Bandera

23 Odessa’daki 2 Mayıs 2014 olayları, https://de.wikipedia.org/wiki/

24 24 https://www.bpb.de/themen/europa/ukraine-analysen/214882/statistik-demographische-situation- auf-der-krim/

25 https://de.wikipedia.org/wiki/Krim

26 https://www.ifw-kiel.de/de/themendossiers/krieg-ge gen-die-ukraine/ukraine-support-tracker/

27 Statista’nın ilgili infografiği, 24 Ocak 2022 ile 31 Ağustos 2025 arasındaki dönemde hükümetlerin Ukrayna’ya söz verdiği toplam destek miktarını ve özellikle askeri yardım değerlerini göstermektedir. Bu veri, savaş süresince Batılı ülkelerin ve kurumların Ukrayna’ya ne kadar yardım sağladığını görsel olarak ortaya koyar.

28 Nord Stream Boru Hatlarına Saldırı başlıklı Almanca Wikipedia maddesi

29 Veri kaynağı: ISW Raporu No. 133–134, s. 29

30 2024, dünyadaki savaşların sayısının tarihi bir zirveye ulaştığı bir yıl oldu. Bu dönemde yaklaşık 61 devletler arası silahlı çatışmakaydedildi ve bu sayı 1946’dan bu yana en yüksek seviyeye denk geldi. https://www.rnd.de/politik/zahl-der-kriege-auf-hoechst-stand-2024-war-gewaltsamstes-jahr-seit-1949-AMWKIRF-7PJHZHDDDZC2HW7B4DE.html

31 https://taz.de/Wieviele-Tote-gibt-es-in-Gaza/!6102994/

32 https://www.dw.com/de/wie-hoch-sind-die-opferzahlen-im-gazastreifen-wirklich/a-73115737

33 https://de.wikipedia.org/wiki/Pal%C3%A4stinensischer_Legislativrat

34 “https://de.wikipedia.org/w/index.php?title=Präsident_des_Staates_Palästina&oldid=257697309”

35 https://de.wikipedia.org/w/index.php?title=Internationale_Anerkennung_des_Staates_Palästina&oldid=260383126”

36 https://www.sueddeutsche.de/politik/us-friedensplan-gaza-wortlaut-deutsch-uebersetzung-wiederaufbau-entmilitarisierung-trump-netanjahu-li.3319524

37 Abgerufen von https://de.wikipedia.org/w/index.php?title=Politische_Parteien_in_der_Volksrepublik_China&oldid=

238228150“

38 Abgerufen von „https://de.wikipedia.org/w/index.php?title=Liste_der_politischen_Parteien_in_Russland&oldid=

252605908“

39 https://taz.de/Fall-Alexei-Nawalny/!6110517/

40 Abgerufen von „https://de.wikipedia.org/w/index.php?title=Ahmed_al-Scharaa&oldid=260038301“

41 https://www.zdfheute.de/politik/ausland/syrien-regierung-scharaa-minister-islamisten-100.html

42 https://www.handelsblatt.com/politik/international/wahl in-argentinien-partei-von-praesident-milei-gewinnt-zwischenwahlen/100166947.html

43 https://www.bpb.de/kurz-knapp/taegliche-dosis-politik/572134/bolivien-hat-einen-neuen-praesidenten/

44 https://www.kas.de/de/laenderberichte/detail/-/content/richtungsentscheidung-in-ecuador-daniel-noboa-wird-neuerstaatspraesident

44

45 https://www.zeit.de/politik/ausland/2025-10/usa-venezuela-bombenangriffe-trump-rubio-maduro-drogen

46 https://amerika21.de/2025/10/277543/eskalation-trump- angriffe-kolumbien

47 Abgerufen von „https://de.wikipedia.org/w/index.php?itle=Liste_rechtsextremer_Parteien_und_Organisationen& ol- did=261043619“

48 https://www.derstandard.de/story/3000000252412/wo-in- europa-rechte-in-der-regierung-sind

49 https://de.wikipedia.org/wiki/Parlamentswahlen_in_Itali- en_2022

50 https://de.wikipedia.org/wiki/Europawahl_in_Italien_2024

51 Abgerufen von „https://de.wikipedia.org/w/index.php?title=Parlamentswahl_in_Frankreich_2024&oldid=260372414“

52 https://www.welt.de/politik/ausland/article255829764/ Marine-Le-Pen-will-Praesidentschaftskandidatur-trotz-Verur- teilung-nicht-aufgeben.html

53 https://osteuropa.lpb-bw.de/ungarn-politisches-system

54 https://osteuropa.lpb-bw.de/demokratie-polen

55 https://bundeswahlleiterin.de/info/presse/mitteilungen/ bundestagswahl-2025/29_25_endgueltiges-ergebnis.html

56 https://www.zdf.de/nachrichten/politik/ausland/sipri-mili- taerausgaben-waffen-100.html

57 https://www.artensterben.de/durch-menschen-ver ursach- ter-artenverlust/

58 printnetwork.org/newsroom/past-earth-overshoot-days/ https://overshoot.foot

59 Oxfam, dünya genelinde yoksullukla mücadele eden, sivil toplum temelli ve uluslararası düzeyde faaliyet gösteren bir kuruluştur. Dünyadaki yoksulluk ve bunun nedenlerine ilişkin yayımladığı yıllık raporlar, uluslararası alanda kabul gören kaynaklar arasındadır. Kuruluş, internet sitesinde kendisi hakkında şunları belirtmektedir:
https://www.oxfam.de/ueber-uns

1942 yılında Büyük Britanya’da, Almanya tarafından işgal edilen Yunanistan’daki sivil halkın yaşadığı acılara tepki olarak Oxford Committee for Famine Relief (Oxford Kıtlık Yardım Komitesi) kurulmuştur. Savaşın sona ermesinin ardından Oxfam, Britanya hükümetinin o dönemdeki isteğine rağmen, Almanya da dâhil olmak üzere Avrupa’daki yoksulluğun hafifletilmesi için çalışmalarda bulunmuştur.

1950’li yılların sonlarından itibaren Oxfam, eski sömürgelerde ve diğer yoksul ülkelerde yoksullukla mücadeleye odaklanmıştır. Günümüzde “Oxfam” adı, küresel ölçekte yoksulluğa ve adaletsizliğe karşı verilen mücadelenin simgesi hâline gelmiştir.

Kaynak:
https://www.oxfam.de/presse/pressemitteilungen/2025-10-29-mensch-reichsten-01-prozent-verursacht-pro-tag-mehr-co2

60

61 https://www.basicthinking.de/blog/2025/04/22/die-ent- wicklung-von-chatgpt-eine-chronologie-der-ereignisse/

62 https://www.nzz.ch/technologie/gruppe-um-elon-musk- verlangt-sechs-monate-pause-bei-der-entwicklung-von- chatgpt-und-co-ld.1732531

63 https://kurier.at/politik/ausland/gaza-israel-boykott-flotil- le-meloni-haefen/403087665

64 https://www.sueddeutsche.de/politik/thunberg-gaza- schifffahrt-aktivismus-klimagerechtigkeit-li.3265121

65 https://www.oxfam.de/publikationen/bericht-sozialen-un- gleichheit-2024-inequality-inc

66 https://dctransparency.com/de/analyse-steigender-globa- ler-militaerausgaben-und-us-sicherheitsstrategie/